“Ödev Yurttaşlığı” ve 1940’larda Yol Vergisi
Bugün 1 Mart, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu’nun —edebiyat tarihinde yer edindiği adıyla A. Kadir’in— aramızdan ayrılışının 41. yıldönümüdür. Bu hayat hikâyesine eğildiğimizde, bir ozanın yazgısı ile bir çağın çetin yüzü arasındaki kopmaz bağı yeniden anımsarız. 16 Temmuz 1917’de İstanbul’un Eyüp ilçesinde doğan A. Kadir, millicilik akımının egemen olduğu bir yazın ortamında büyümüş; ancak hayatı onu daha genç yaşta yoksunluk ve yitimle sınamıştır. 1925’te subay olan babasını, 1935’te ise annesini yitiren ozan için acı, hem sözün kaynağı hem de direncin özü haline gelmiştir.
Kuleli Askeri Lisesi’ne yatılı giren A. Kadir, buradaki başarısının ardından Harp Okulu’na geçti; ancak 1938’de Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuduğu gerekçesiyle tutuklandı; hapis yattı, okuldan çıkarıldı.1943’te yayımlanan ilk kitabı Tebliğ, savaş yıllarının karanlık ikliminde toplatıldı; Nazi yanlısı ihbarlarla dört buçuk yıllık sürgüne gönderildi. Muğla’dan Kırşehir’e uzanan sürgün yıllarında işinden, ekmeğinden edildi; yine de sözünden dönmedi.
Şiiri, gündelik yaşamdan kesitler taşıyan, açık ve yalın; fakat her sözcüğü hayatla, tarihle yüklü bir şiirdir. Toplumcu Gerçekçi çizgide, zorbalığa karşı duran, sessiz kitlelerin sesi olmayı seçen bir tutumla yazdı. Çevirileriyle dünya ozanlarını Türkçeye kazandırdı; Homeros çevirileriyle ödüller aldı. 1 Mart 1985’te aramızdan ayrıldığında, geride yalnız kitaplar değil, onurla taşınmış bir yaşam bıraktı.
Aşağıda onun 1947 yılında sürgünde bulunduğu Kırşehir’de yazdığı ”Kaysı Ağacı” şiirinden hareketle mikro bir sosyal tarih okuması yapmaya çalışacağım.
II.
Yol vergisi; kökeni Osmanlı’nın “mükellefiyet-i bedeniye” ve “tarik bedeli” uygulamalarına dayanan, Cumhuriyet döneminde de sürdürülen ve günümüzdeki akaryakıt ÖTV’sinin atası olarak kabul edebileceğimiz zorunlu bir yükümlülüktür. 19. yüzyıl sonlarında karayolu yapımını finanse etmek amacıyla getirilen bu vergi, zamanla nakdi ödemeye evrilmiş olsa da; ödeme gücü bulunmayanların yol inşaatlarında bizzat çalıştırıldığı bir ‘bedeni angarya’ düzeni olarak varlığını korumuştur.
Cumhuriyet döneminde, 1925 tarihli Mükellefiyet-i Bedeniye Kanunu ve ardından 1929 tarihli Şose ve Köprüler Kanunu ile yol vergisi; köylü nüfus için hem parasal hem de bedeni bir angarya olarak yeniden kurgulanır. 18–60 yaş arası her erkek; gelir düzeyine, motorlu taşıtı bir yana, at veya öküz arabası olup olmadığına bakılmaksızın aynı miktarda yol vergisine tabi tutulur ve bedelini ödeyemeyenler, belirlenen gün sayısınca yol yapımında çalışmak zorunda bırakılır. Nuray Özdemir’in arşiv belgeleri ve basın taramasına dayalı çalışması, yol vergisinin ‘adil olmadığı, haciz ve hapis yaptırımlarına bağlanması ve kadınlardan da alınmak istenmesi sebebiyle kamuoyunda sürekli eleştirildiğini’ vurgular; buna rağmen devlet, bütçe açığını kapatmak ve karayolu yatırımlarını finanse etmek gerekçesiyle bu vergiden vazgeçmez. Vergi, ancak Demokrat Parti iktidara geldikten sonra, 1952’de kaldırılacaktır.
Yücel Sarı ve Fatih Saraçoğlu’nun çalışmalarında belirtildiği üzere 1930 ve 1940’larda Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu; küçük toprak sahibi, borçlu ve ekonomik açıdan kırılgan köylülerden oluşmaktadır. Tarım üzerindeki doğrudan vergiler ve yol vergisi, bütçe gelirlerinde yüksek bir pay tutarken; devletin modernleşme projesinin merkezine köylünün emeği yerleştirilmiştir. Ancak ona tanınan sosyal haklar son derece sınırlı kalmıştır.
T. H. Marshall’ın yurttaşlık kuramı; modern yurttaşlığı sivil, siyasal ve sosyal hakların toplamı olarak tanımlar. Oysa tek parti döneminde yurttaş; öncelikle vergisini ödeyen, askerlik yapan ve gerektiğinde yol inşaatında çalışan bir “ödev sahibi” figürüne indirgenmiştir. Bu dönemde insanca geçim, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi sosyal haklar oldukça zayıftır. Yol vergisi etrafındaki bu tartışmalar, “devletin yurttaşından beklentisi” ile “yurttaşın devletten beklentisi” arasındaki derin uçurumu açıkça göstermektedir.
İşte A. Kadir’in “Kaysı Ağacı” şiiri, bu uçurumu, köylünün ve yoksul emekçinin gündelik deneyiminden hareketle görünür kılan önemli bir yapıttır.
“Bir Kayısı Ağacı” haciz ve yurttaşlık
A. Kadir’in “Bir Kayısı Ağacı” şiiri, 1945–1947 arasında sürgün olarak yaşadığı Kırşehir’in Dinekbağı mahallesinde yazılır ve ilk kez Mutlu Olmak Varken (1968) adlı yapıtında yayımlanır. Tayfun Haykır’ın biyografik eleştiri çalışmasının ortaya koyduğu gibi, şiirdeki Fatma, İbrahim ve Ahmet’in gerçek hayatta karşılıkları vardır; şiirdeki kerpiç ev de bugün hâlâ ayakta olan somut bir mekânla örtüşür. Böylece şiir, hem şairin sürgün deneyimine hem de tek bir yoksul ailenin hayatına dair “mikro tarihsel” bir tanıklık sunar.
Şiirin anlatıcısı, sıradan bir köylü değil, bir kayısı ağacıdır:
“Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapyanlız.”
Anlatıcı konumundaki ağaç, hem evi ve içindeki yoksulluğu görür (“yerde bir eski yatakla yorgan… duvarda bir eski kırık ayna”) hem de o evde yaşayan üç insanı sever: bir çocuk, bir genç kadın, bir genç adam. Ağaç, bu üçlünün beslenme düzenine, gündelik dertlerine, uykusuzluklarına, umutsuzluklarına tanıklık eder. Bu antropomorfizm tesadüf değildir: Ağaç, aynı zamanda bu ailenin geçim stratejisinin bir parçasıdır. Kayısıları, çocuğun ekmeğine “katık” olur; yani ağacın varlığı, aile için adeta bir “sosyal hak” gibidir. Bu yüzden ağaç, kendisini şöyle tanımlar:
“Ben bir kayısı ağacı.
Fatma’nın, İbrahim’in, Ahmet’in
yumurtası, şekeri, eti.”
Ağaç, bir yandan kendini “halim selim”, “sessiz sedasız” olarak niteler; yani devletin gözünde “masum” ve “zararsız” bir varlıktır. Öte yandan tam da bu masumiyetin, şiddetli bir devlet müdahalesiyle bir anda nasıl yok edildiğini gösterir.
“Gövdemde sarı kâğıt”
Şiirin kırılma noktası, “kötü bir düşüncenin” ağacı içine aldığı bölümdür. Ağaç, bağları budama zamanının geçtiğini, İbrahim’in işsiz kaldığını, “çarşıda dört döndüğünü”, ekmek, zeytin, gaz parası bulamadığını “kendi kendine söylemeye” başlar. Sonra şu çarpıcı dize gelir:
“Dedim, insanlar
neden yaşatılmıyor
ağaçlar kadar olsun.”
Bu dize, sosyal tarih açısından teorik bir yoğunluk taşır: Ağaç (yani doğa), devletin ve toplumun gözünde korunmaya değer bulunurken, insan (yani köylü yurttaş) aynı derecede yaşatılmamaktadır. Modern yurttaşlık ideolojisinin vaadiyle (herkesin “eşit” olduğu, devletin “herkes” için “yol, okul, sağlık” getirdiği iddiasıyla) yol vergisinin pratikte yarattığı yıkım arasındaki çelişki bu soruda kristalleşir.
Günlerden pazartesi, “elinde çanta, o şişman adam” gelir. Şişman adam ile kayısı ağacı birbirlerini “bir düşman gibi” seyrederler; kapıda dalgın ve sinirli yüzüyle İbrahim durur. Ağaç, en kritik dizeyi söyleyerek hukuki süreci poetik dile taşır:
“Ben bir kayısı ağacı.
Gövdemde sarı kâğıt.
Yol parasını verememiş İbrahim,
verilmiş haciz kararı.”
Buradaki “sarı kâğıt”, haciz tebligatını simgeler. Yol parasını (yol vergisini) ödeyemeyen İbrahim’in mal varlığına, yani kayısı ağacına el konulmuştur. Ağaç, bizzat “haczedilen nesne” hâline gelir; gövdesine yapıştırılmış sarı kâğıt, onu bir “kamusal varlık”a, daha doğrusu “kışlık odun”a dönüştüren bürokratik işlemin simgesidir.
Özdemir’in çalışması, yol vergisini ödeyemeyen köylülerin mallarına haciz konulması, hatta hapis cezası uygulanmasının, vergiye yönelik tepkileri büyüttüğünü ve sert eleştirilere yol açtığını belirtir. A. Kadir’in şiiri, bu tarihsel olguyu “gövdemde sarı kâğıt” imgesiyle somutlaştırır. Vergi borcu, kayısı ağacının gövdesine asılan kâğıtla somutlaşır ve ağacı bir “yurttaş” gibi hukuki bir özne hâline getirir.
Şiirin finalinde kayısı ağacı şöyle der:
“Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa, bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira.”
Artık ağaç, kendi varlığını “ben kışlık odun, altı lira” formülüyle tanımlar. İnsanların yumurtası, şekeri, eti olan, çocuğun ekmeğine katık olan kayısı, devletin gözünde yalnızca “altı lira”lık bir odun yığınına indirgenir. Bu, modern vergi devletinin yurttaşını sadece mali birimlere, rakamlara ve haciz edilebilir mallara çeviren bakışının şiirdeki karşılığıdır. Özetle “Bir Kayısı Ağacı”, yol vergisinin mikro düzeyde nasıl işlediğini, haciz mekanizmasının bir aileyi ve onun yaşam dünyasını nasıl tahrip ettiğini, bir ağacın tanıklığı üzerinden anlatır. Yurttaş, devletin gözünde “fazla” görülürken, ağaç bile kendi kendine “insanlar neden yaşatılmıyor ağaçlar kadar olsun” diye sormaktadır.
A. Kadir’in “Bir Kayısı Ağacı” şiiri, 1940’lar Türkiye’sinde yol vergisinin salt bir mali düzenleme olmadığını; köylünün bedenine, evine, ağacına, hayvanına ve hafızasına kazınmış bir zorunlu emek ve borç rejimi olduğunu gösterir.
“Bir Kayısı Ağacı”nda kayısı ağacının gövdesine yapıştırılan sarı kâğıt, yol vergisini ödeyemeyen yoksul bir ailenin son sığınağı olan ağacın mala çevrilmesi, oduna indirgenmesi sürecini somutlaştırır. Ağaç, kendi kendine “insanlar neden yaşatılmıyor ağaçlar kadar olsun” diye sorarken, modern yurttaşlığın gerçekleşmemiş sosyal hak boyutuna işaret eder.
Bu şiir, yol vergisinin sosyal tarihini “aşağıdan” yeniden yazma olanağı verir. Arşiv belgeleri ve Resmî Gazete kararlarının anlattığı vergi tarihi, kayısı ağacının ve yoksul halkın dilinde, hak ve adalet talebi içeren bir yurttaşlık anlatısına dönüşür. Böylece şiir, sadece dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmakla kalmaz; bu gerçekliği, hangi yurttaşlık anlayışının kabul edilebilir, hangisinin “yeter artık” denilecek kadar tahammül edilemez olduğunu tartışmaya açan bir düşünme alanına dönüştürür.
Kaynakça
A.Kadir. (1968). Mutlu Olmak Varken, Fono Matbaası, İstanbul.
(Farklı baskılar; şiirin sonunda “1947, Kırşehir” tarihi yer alır).
Haykır, T. (2019). “Biyografik Eleştiri Bağlamında A. Kadir’in “Bir Kayısı Ağacı” Adlı Şiiri”. SOBİDER, Yıl: 6, Sayı:37.
Özdemir, N. (2013). “Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Yol Vergisi”. Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 32, Sayı:53, ss. 213–248.
Sarı, Y. (2020). Tek parti dönemindeki vergi politikalarının haber, yorum ve karikatürlere yansıması. İktisat, İşletme ve Finans, Yıl: 1, Sayı: 4, ss. 6-33
Saraçoğlu, F. (2009). 1930–1939 döneminde vergi politikası. Maliye Dergisi, Sayı: 157, ss. 109–139
