EDEBİYAT REHBERİ

Yazma Uğraşı Üzerine: Çaba, Tıkanma ve Tembellik

İmgelem · Kasım 2, 2026

Aklımda bir cümle, belki bir öykünün başlangıcı, belki de günlerdir zihnimde dolaşan bir düşünce vardır. Yazmaya niyetlenirim. Birkaç satır yazar, dururum. Sonra yeniden başlarım. Kimi zaman sözcükler davetsiz, çat kapı gelir; kimi zaman belleğimin raflarında tozlanmış dizeler silkinip ortaya çıkar. Bazen bir paragrafı kurmak için gereğinden fazla uğraşırım. Yazdıklarımı siler, başka türlü söyler, bir süre sonra ilk hâline geri dönerim.

Şimdi aramızdan bazıları, “Şiirde olur da öyküde bu kadar şiirselliğe ne gerek var?” diye itiraz edebilir. Haklılık payları da yok değil. Ama yazarken şiiri kapının dışında bırakmak her zaman elimden gelmez. Bazen bir dize, anlatmak istediğim şeyin yolunu açar; bazen de bir sözcüğün çağrışımı beni hiç düşünmediğim kentlere, ülkelere götürür.

İnsan her zaman yazmak istediği gibi yazamıyor. Bazen zihninde birikenler kâğıda dökülmeye hazır olmuyor. Bazen de yazmaya başlamak için gereken isteği bir türlü bulamıyor.

Ben yazmayı hiçbir zaman yalnızca esinle açıklayanlardan olmadım. Yazmak için hayatın içinde olmak gerektiğine inanırım. Hayatın yalnızca güzel ve uyumlu yanlarını değil; uygunsuzluklarını, çelişkilerini, umutsuz, ezik, çürük ve suçlu olanı da fark etmek gerektiğini bilirim. Fakat bakışımı yalnızca karanlıkta tutmam. Olağanüstü parlak, yüksek, tok, suçsuz ve mutlu olanı da görmeye çalışırım. Çünkü hayatı bir tarafından eksik görmek, anlatıyı da eksik bırakır.

Yazmak biraz da bütün bunların içinden geçmek; masaya dönmek, düşüncenin peşini bırakmamak, olmadığında yeniden denemek ve kimi zaman kendimle pazarlık etmek demek. Kısacası yazma dürtüsünün yanında bir çaba, o çabanın yanında da süreklilik isteyen bir uğraş var.

Yazmak, Hep Yazmak

Sevmekle başlıyor yazmak da. Ama sevmek, her gün aynı hevesle masaya oturacağım anlamına gelmiyor. Bazen aklımda anlatacak çok şey oluyor ama elim kaleme gitmiyor. Bazen de yazmak için can atıyorum; ne var ki zihnimin doğal, özgür ivmesine dışarıdaki hayat fazlasıyla müdahale ediyor. Politika, ekonomi, savaşlar, ölümler… Kısacası dünyanın bütün ağırlığı, bütün kötülükleri birbirine karışıyor. Zihnimde dolaşan düşünceler, anlatmak istediklerim kendilerine bir türlü yer bulamıyor. Yazmak istiyorum ama içimdeki seslerin arasından hangisine kulak vereceğimi bilemediğim zamanlar oluyor.

Böyle zamanlarda kendime bir soru soruyorum: Gerçekten yazacak bir şeyim mi yok, yoksa başlamayı mı erteliyorum?

Her defasında aynı cevabı bulamıyorum. Bazen düşüncem henüz olgunlaşmamıştır. Bir karakteri, bir olayı ya da yazının merkezindeki meseleyi yeterince tanımamışımdır. Biraz beklemek, okumak, düşüncenin kendi yolunu bulmasına izin vermek gerekir. Her şeyin hemen kelimelere dönüşmesini bekleyemem.

Ama bazen de işin içinde düpedüz tembellik vardır. Bunu kendime itiraf etmekten kaçınmam. Yazabileceğim hâlde yazmadığım, masaya oturmak yerine başka işlerle oyalanmayı seçtiğim olur. Kendime türlü gerekçeler bulduğum da… Sonra dönüp kendime sorarım: Gerçekten vaktim mi yoktu, yoksa o vakti başka şeylere mi harcadım?

Elbette hayatın kendine göre bir akışı var. Sorumluluklar, gündelik telaşlar, değişen enerjim, bazen de hiç hesaba katmadığım meseleler… Her gün aynı yerde, aynı istekle durabilmek kolay değil. Kendime bu konuda haksızlık etmek istemem. Fakat bütün bunları her defasında bir mazerete dönüştürmenin de anlamı yok.

Ben artık bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışıyorum. Bazen dinlenmeye, bazen düşünmeye, bazen de açıkça kendimi toparlayıp masaya dönmeye ihtiyacım var. Çünkü yazma isteğinin kapıyı kendiliğinden çalmasını beklersem uzun süre bekleyebilirim. Kimi zaman önce benim ona doğru birkaç adım atmam gerekiyor.

İlk cümlenin kusursuz olmasını beklemem

Yazarken kendime koyduğum en gereksiz engellerden birinin kusursuzluk beklentisi olduğunu zamanla anladım. Bir cümle kuruyorum, beğenmiyorum. Değiştiriyorum, yine içime sinmiyor. Bir paragrafı tamamlamadan önce başına dönüyor, kelimelerle gereğinden fazla uğraşıyorum.

Oysa ilk taslağın görevi kusursuz olmak değil. Önce düşüncenin ortaya çıkmasına izin vermek gerekiyor. Bir metin, yazıldığı anda tamamlanmış olmuyor; çoğu zaman asıl biçimini yeniden okumalar ve düzeltmeler sırasında buluyor.

Bu nedenle artık yazarken her cümleyle hemen hesaplaşmamaya çalışıyorum. Aklımdaki düşünceyi mümkün olduğunca ilerletiyor, eksik gördüğüm yerleri işaretliyorum. Sonra geri dönüp üzerinde çalışıyorum.

Yazmakla düzeltmeyi birbirinden ayırmak, bana hem zaman kazandırıyor hem de metnin akışını korumama yardımcı oluyor. Çünkü bazen bir cümleyi düzeltmeye çalışırken henüz yazılmamış üç paragrafı da kaybedebiliyorum.

Bütün metni değil, peşindeki ayrıntıyı düşünürüm

Bir yazıya başlarken bazen konunun büyüklüğü gözümü korkutuyor. Uzun bir deneme, kapsamlı bir inceleme ya da öykü… Tamamını zihnimde kurmaya çalıştığımda ilk adım zorlaşıyor.

Böyle zamanlarda kendimi küçücük bir ayrıntıya yönlendiriyorum. Bir öykü yazacaksam önce bir sahneyi düşünüyorum. Odanın içindeki eşyayı, karakterin söylemekten kaçındığı sözü, kapının önünde neden beklediğini…

Bir yazıya başlayacaksam da beni o konuya çeken düşünceyi bulmaya çalışıyorum. Her şeyi anlatmak zorunda değilim. Önce neden bu konuyu yazmak istediğimi anlamam yeterli.

Bana kalırsa yazının ilk kıvılcımı çoğu zaman burada ortaya çıkıyor. Büyük fikirlerin peşinde koşarken gözden kaçırdığımız küçük bir ayrıntı, anlatının asıl kapısını açabiliyor.

Üstelik yazıya her zaman başından başlamak zorunda değilim. Takıldığım bir bölümün ilerisine geçebilir, sonunu yazabilir ya da karakterin ağzından kısa bir mektup kaleme alabilirim. Bunların hepsi son metne girmeyebilir. Ama düşüncemi hareket ettirir, anlatıyla aramdaki bağı yeniden kurar.

Yazmak için masadan kalkmak da gerekir

Yazarlığı yalnızca masa başında geçirilen zamanla ölçemiyorum. Bazen bir cümle kurmak için uzun süre uğraşıyorum; sonra kalkıp yürüdüğümde, gündelik bir işle ilgilendiğimde ya da başka bir şey düşünürken aradığım ifade kendiliğinden beliriyor.

Okumak da bu sürecin önemli bir parçası. Sevdiğim bir öyküyü yeniden açıyor, bir yazarın cümleleri nasıl kurduğuna bakıyorum. Bir karakterin nasıl tanıtıldığını, bir sahnenin nerede hızlandığını, anlatıcının hangi ayrıntıyı öne çıkardığını düşünüyorum. Bazen birkaç sayfa okumak bile zihnimde yeni bir yol açıyor.

Bir de hayatın kendisi var. Sokakta duyduğum kısa bir konuşma, birinin yüzündeki ifade, yıllardır aynı yerde duran eski bir dükkân… Bunların hepsi bir yazının başlangıcı olabilir. Çoğu zaman fark etmediğimiz ayrıntılar, zihnimizde biriktikçe anlatılacak bir şeye dönüşüyor.

Bu yüzden yazamadığım zamanlarda kendimi mutlaka masaya mahkûm etmiyorum. Biraz uzaklaşıyor, okuyorum, gözlemliyorum. Fakat bu uzaklaşmanın sürekli bir ertelemeye dönüşmesine de izin vermemeye çalışıyorum. Bir noktada yeniden masaya dönmek gerekiyor.

Disiplin dediğim şey kendime verdiğim sözü tutabilmek

Yazma düzeni kurmak önemli. Ancak kendimi katı bir programa bağlamanın her zaman işe yaradığını söyleyemem. Hayatın kendine özgü koşulları var. Bazen günün bütün planı değişiyor, bazen zihnim başka sorumluluklarla meşgul oluyor. Böyle zamanlarda yazamadığım için kendimi suçlamanın bir yararı yok.

Yine de yazmayı sürekli uygun bir zamana bırakmak da doğru değil. Çünkü o uygun zaman çoğu kez gelmiyor.

Bu nedenle kendime küçük zamanlar ayırıyorum. Bazen yarım saat, bazen yalnızca on beş dakika. Her oturuşta önemli bir metin ortaya çıkmasını beklemiyorum. Birkaç cümle yazmak, bir düşünceyi not etmek ya da önceki metne yeniden göz atmak da yazıyla ilişkimi canlı tutuyor.

Disiplini kendimi zorlamak olarak değil, yazıya geri dönebileceğim bir alan açmak olarak görüyorum. Her gün aynı miktarda yazmak zorunda değilim; ama yazmayı hayatımın sürekli ertelenen işleri arasına da koymak istemiyorum.

Bazen tıkanırım, bazen de yalnızca oyalanırım

Yazamadığım her anı yazar tıkanması olarak adlandırmıyorum. Bazen gerçekten ne yazacağımı bilemiyorum. Bazen metnin yönünü kaybediyorum. Bazen de ne yapmam gerektiğini bildiğim hâlde başlamayı erteliyorum.

Bu ayrımı önemsiyorum. Çünkü her sorunun çözümü aynı değil.

Düşüncem olgunlaşmamışsa biraz okumak ve üzerinde düşünmek gerekiyor. Metin ilerlemiyorsa karaktere, anlatının merkezine veya yazının temel sorusuna yeniden bakıyorum. Sadece oyalanıyorsam bunu fark edip kendimi küçük bir başlangıca ikna etmeye çalışıyorum.

Böyle zamanlarda beş dakikalık bir deneme yapıyorum. Aklımdan geçenleri, yazmak istediğim sahneyi ya da neden başlayamadığımı hiç düzeltmeden kâğıda döküyorum. Bazen içinden işe yarar bir cümle çıkıyor, bazen de yalnızca zihnimdeki dağınıklığı görüyorum. İkisi de benim için bir başlangıç sayılır.

Yazma isteğini canlı tutmak

Yazmak benim için yalnızca tamamlanacak bir iş değil. Bir düşüncenin peşine düşmek, bir ayrıntıyı anlamaya çalışmak, bazen de uzun zamandır zihnimde duran bir meseleyi kelimelerle yeniden kurmak.

Bu uğraşın her zaman keyifli olduğunu söyleyemem. Yorulduğum, sıkıldığım, yazdığımı beğenmediğim zamanlar oluyor. Ama yazının başında yaşadığım o küçük merak duygusu, çoğu zaman yeniden dönmemi sağlıyor. Bir cümleyi kurduğumda, bir düşünceyi yerli yerine oturttuğumda ya da başlangıçta belirsiz olan bir anlatının yönünü bulduğumda neden yazdığımı yeniden hatırlıyorum.

Belki de yazma dürtüsünü canlı tutan şey tam olarak bu: Sonucu önceden bilmeden bir düşüncenin peşinden gitmek. Her zaman iyi bir metin ortaya çıkmayabilir. Bazen yazdıklarımın büyük bölümünü çıkarırım. Bazen de günlerce uğraştığım bir fikirden vazgeçerim. Ama bütün bunlar yazma uğraşının dışında değil, tam içindedir.

Yazmak istediğim hâlde yazamadığım günler oluyor. Bazen tembelleşiyorum, bazen hayatın koşulları araya giriyor, bazen de zihnimdeki düşünce henüz kelimelere dönüşmeye hazır olmuyor. Bunların hepsini aynı kefeye koymuyorum. Kendime karşı dürüst olmaya, ama kendimi gereksiz yere hırpalamamaya çalışıyorum.

Yazma dürtüsünün her zaman güçlü kalmasını beklemiyorum. İstek azalabilir, dikkat dağılabilir, bir metin yarım kalabilir. Önemli olan, yazıyla kurduğum ilişkiyi tek bir güne veya tek bir metne bağlamamak.

Yazamadığım günler için hayıflanmak aklıma gelmez; artık yazamayacağım diye bir duygunun içine de girmem. Bazen ara verir, bazen oyalanır, bazen de yeniden başlamak için kendimi biraz zorlarım. Çünkü bütün meselenin her zaman büyük bir fikir bulmak olmadığını bilirim. Kimi zaman bir cümle, bir görüntü ya da zihnime takılan küçücük bir ayrıntı yeter.

Benim için yazmak, biraz da o ayrıntının peşinden gitmektir.

Şahabender Korkmaz