Göğsünü yumruklayarak “aha burası yok mu? İte atsan yemez. Ama benim başımın belası…” diyordu yaşlı adam. Tramvaydan inip ara sokaklarda dolaşma niyetindeydim o gün. Ancak sokaklarda göreceklerim onun bu hezeyan dolu çırpınışlarından daha ilginç olamazdı.
Gözlerim cansız kış güneşinin buz tabakasındaki yansımasında gezinirken kulağım ondaydı. İnsanlara ilgimi yitireli çok olmuştu. Bu nedenle cadde boyunca koşuşturanlar acemi bir ressamın eskizleri gibi abartılı, hatta gereksiz görünüyordu. “Şu ihtiyar da olmasa bu kentte görüp göreceğim bu kadarmış” deyip çoktan ayrılmaya karar verirdim.
O zamanlar gezgin yaşıyordum. Ayaklarım beni nereye sürüklerse oradaydım. Hangi kentte ya da hangi dağda olduğumun bir önemi yoktu. Hesapsız ve beklentisiz… Bir top kuru otla rüzgârın rastgele yol alması gibi. Nereye savrulmuşsam orda buluyordum kendimi. Buraya gelişim coğrafyanın bana oynadığı tuhaf bir şaka olsa gerek.
Ah ihtiyar!
Kalabalık bir grubun itişerek tramvaya doluşmasından sonra onu duymaz olmuştum. Anlamsız bir tedirginliğe kapıldım birden. Yerimden fırlayarak beni kendine mühürleyen o sesin geldiği yere baktım. Oradaydı; birbirine küs gibi gözlerini boşluğa dikmiş insanların hemen arkasında. Göğsünü döven yumrukları kalkıp inmeye devam ediyordu.
Tramvayın ritmine göre salınan bir çiftin arada bana sunduğu aralıktan onu görmeye çalışırken göz göze geldik. Neyi merak ettiğimi anlamış olmalı ki gömleğinin yakasını iki eliyle kavrayarak düğmelerini çözmeye başladı. Becerikli ve titiz ellerinin deviniminden işini yapmakta oldukça usta olduğu anlaşılıyordu. Daha ilk düğmeyi açar açmaz ürpererek kafamı başka yöne çevirdim. Tekrar baktığımda gözlerim onu boşuna aramıştı.
Panikle insanları itekleye itekleye o tarafa doğru koştum. Oturduğu koltukta kucağında çocuk olan bir kadın uyukluyordu. Yanı başında da melankolik bakışlı bir genç, iç geçirip birilerine küfür ediyordu.
Alabildiğine haykırarak “buradaki ihtiyar nereye gitti, gören var mı?” diye bağırdım. İnsanlar tekin olmayan biriyle karşılaşmış gibi şaşkınlıkla bana döndüler.
Günlerce o vagondan öbürüne koşarak onu aradım. Umudum azaldıkça üzüleceğime daha bir gayretle onu sormaya devam ediyordum. Bir yandan da elimi göğsüme vurarak “aha burası yok mu? İte atsan yemez. Ama başımın belası,” diye bağırıyordum.
Onu tekrar göreceğimden pek emin değilim. Buradan ayrılıp kendimi başka iklimlerde arayayım dediğim oluyor bazen. Ne var ki çaresizlikten kıvrandığım zamanlarda onu bulmaya daha çok yaklaştığımı hissediyorum. Her baktığım insanda ondan bir parça var. Kiminin burnu, kiminin düşük omzu, kiminin dudaklarının kenarındaki derin umutsuzluk, en çok da bakışlarındaki hiçlik… Bu benzerlikleri keşfettikçe logonun parçalarını birleştiren bir çocuk gibi heyecanlanıyorum.
Yaşamak için bir amacım var artık. Terk etmek için sabırsızlandığım bu şehir yurdum oldu, tramvaysa evim.

