Mekânın Ontolojisi
Cem Savran’ın ilk romanı AV- “Yeraltından Öteki Notlar”, Türk edebiyatında insan-mekân ilişkisini çok güçlü şekilde sunan romanlardan biri. Mekân, romanda sinematografik betimlemelerin çok ötesinde bir anlamı sahneliyor. Hem atmosferi oluşturuyor hem karakterleri koşullayan âdeta canlı bir varlığın kucağına dönüşüyor. Falez kayalıklarından oluşan bu mekâna masmavi ‘mürekkep’ sularıyla Akdeniz eşlik ediyor. Bu bağlamda roman yalnızca bir olay örgüsünün anlatısı değil; deyim yerindeyse mekân romanın yurdu haline geliyor. Ağırlıklı olarak romanda yer alan falez kayalıkları ve denizden oluşan mekân romanın neredeyse her sayfasında kendini hissettiren bir yaşam alanı… Çeşitli metaforlarla yer üstündeki yaşamın alternatifi âdeta bu yeraltını da içeren mekânda dile geliyor.
Cem Savran, on yıl boyunca gözlemlediğini söylediği bu mekânı öyle güzel anlatıyor ki terminoloji yetersiz kalınca TDK sözlüğünde yer almayan şu adları kendisi türeterek kullanıyor: ‘dalga gediği’, ‘dalga havuzu’, ‘dalga oluğu’… Bunu öyle doğallıkla yapıyor ki sanırsınız bu adlar Türkçe sözlüklerde ezelden beri bulunuyor. Şair, yazarlar işte bu şekilde kendi dillerinin kavramlarını genişletirler.
Sarp’ın tuttuğu balıkların çeşitliliği aterinadan gridaya, sarpandan baraküdaya, zarganadan sinarite pek çok türü kapsıyor. Sarp’ın ahtapotla mücadelesi, tuttuğu kalamarlar, hatta Kabadayı adını verdiği kocaman bir akya balığı, Yunusların kovaladığı kefal sürüsünden ayağına gelen kısmeti, denizin ve falezlerin görünümünün yarattığı atmosfer, mekânın benzersiz işlevlerini ortaya koyuyor. Yazar tüm bu sinematografik imgeleri ince ince işleyerek sözcüklere döküyor. Bana kalırsa romanda edebiyat derslerine örnek olarak gösterilebilecek denli işlevsel bir mekân söz konusudur.
Yalıtılmışlıkta Hayatta Kalma Çabası
AV’ın ana iskeletini, Antalya falezlerindeki kayalıklar arasında bulunan bir mağaraya sığınmak zorunda kalarak siyasi baskılardan kaçan bir devrimcinin tuttuğu günlük notları oluşturmaktadır. Romanın başkarakteri Sarp, bir birey olarak toplumsal mücadelesini, bu kısıtlı mekânda doğayla mücadeleye dönüştürür. Elbette toplumsal bağ da böylelikle doğayla oluşturduğu bağa dönüşür. Doyumluklarını doğrudan doğruya denizden ve kupkuru kayalıklarda yabani olarak yetişen kaya koruğu, zeytin ve yabani soğan gibi bitkilerden sağlamaya başlıyor.
Mekân, hareket alanını kısıtladığı için olsa gerek Sarp’ın anıları canlanıyor ve imgelemi harekete geçiyor. Bir ajandaya sanat, vicdan, tarih, insan doğası üzerine notlar alıp yazmaya başlıyor. Günlüğüne tarih atmıyor çünkü zamanı tümden yitiriyor. Saatini denize düşürmesi zamanı belirsizleştiriyor. Zaman artık anıları ve şimdisi arasında bir pinpon topu gibi gidip geliyor. Bu süreçte 12 Eylül darbesini alkışlayan halkından umudunu bütünüyle kesmiyor, ütopyasından, gelecek tasarımından vazgeçmiyor. Dahası sosyalist düşüncelerini doğa ile zenginleştiriyor. O dönemlerin alışılmış deyimiyle sorunsalı ‘devrimden sonraya bırakma’ kolaycılığına kaçmıyor. Kısa sürede doğrudan doğruya doğanın bir parçası haline geliyor.
Bir ilk roman olarak Av, Türk edebiyatında kalıcı bir iz bırakmaya aday, sarsıcı bir duygusal derinliği, katmanlı bir anlatı yapısı içinde sunuyor. Cem Savran çerçeve anlatı tekniğini ustalıkla kullanarak romanı iç içe geçmiş üç zaman dilimiyle kurgulamış.
Romanın Zamanları ve Katmanları
Birinci bölüm Sahaf’ın zamanını, ikinci bölüm Sarp’ın günlüğünü kapsayan zamanı dile getirirken üçüncü bölümde bu iki zamanın romanın şimdisinde buluşması söz konusudur.
Birinci bölümde Sahaf, günlüğü okumaya başlarken bir kitabın veya bir ömrün kapağını aralayarak anlatıyı bir merak unsuru haline getiriyor. Sahaf’ın rastlantı sonucu bulduğu bir ajandada yer alan günlük, yalnızca geçmişin ilgi çekici bir kaydı değil, aynı zamanda Antalya falezlerinin, denizle birlikte bir yaşam kesitine tanıklığın edebi değeri oldukça yüksek bir anlatısıdır. Öyle ki iyi bir okur romanın hemen hemen her sayfasından bir şiir devşirebilir. Fakat anlatı dili buna rağmen sade ve anlaşılırdır.
Romanın ikinci bölümü anlatının ana iskeletini oluşturan “Yeraltından Öteki Notlar” başlığı taşıyor. Sarp’ın kaleminden çıkan bu uzun bölüm hem bireysel varoluş mücadelesini hem de toplumsal bir trajediyi yansıtıyor. Bu başlığın Dostoyevski’ye selam göndermesi tesadüf olmasa gerek. Çünkü Sarp da falez kayalıklarındaki mağarada kendi “yeraltı”sında hem kendi vicdanıyla hem de dış dünyadaki askeri rejimin otoritesiyle hesaplaşıyor. Bu alt başlık, Rus Dili ve Edebiyatı okumuş Cem Savran’ın Dostoyevski ve onun izinden giden pek çok yazarla sanatsal ve düşünsel hesaplaşmasını da imliyor. Çünkü Sarp ile Dostoyevski’nin söz konusu romanında geçen adsız karakteri arasında tam bir zıtlık bulunuyor.
“Işıl” başlıklı üçüncü bölüm, anlatının, eksik bırakılmış bölümlerini tamamlıyor ve yaşanan trajediye rağmen hüzünlü ama umut taşıyan bir epilog özelliğine bürünüyor.
Mekânın işlevi insanı dönüştürme gücüne de sahip olmasında açığa çıkıyor. Başkarakterin adı bile sanki mekân tarafından belirlenmiştir: Sarp. Karakterin gelişimi açısından bakıldığında Sarp için bu mekân hem sığınak hem de bir tür hapishanedir. Yerleştiği mağarayı da içinde barındıran antropomorfist bir bakışla kayalıklarda gözlemlediği ve Picasso’nun “Ağlayan Kadın” portresinden esinlenerek tanımladığı devasa ‘büst’, ülkenin içinde bulunduğu hırpalanmış durum ile örtüşerek tam bir metafor oluşturuyor. Diğer en önemli metaforsa romanın temasını bütünleyen avcı-dinamitçi-devlete karşı Av-devrimci-Sarp’tır. Bir başka deyişle iktidarı faşistlerin eline geçmiş ceberut devlete karşı politik kimliği ve sorumlulukları olan bir devrimci…
Mağara Alegorisi ve Av-Avcı Diyalektiği
Sarp’ın mağaradaki yaşamı, çevrecilik kaygısıyla bir doğaya dönüşü değil, modernleşme sancısı çeken üstelik faşizmi alkışlayan ‘halk’tan zorunlu olarak kopuşu dile getiriyor. Sarp’ın sığındığı “in”, Platon’un mağara alegorisini tersyüz ediyor. Dış dünya (cunta yönetimi) yalan ve şiddet üzerine kuruluyken, Sarp’ın mağarası hakikatin, aşkın ve doğayla hemhâl olmanın mekânıdır. Ancak bu mekân aynı zamanda “kulağın içinde sancıyan bir ortakulak iltihabı” gibi Sarp’ın toplumsal, politik sancısını da temsil ediyor. Mağarada gölgeler değil insani duyarlığın aşkın ve bereketin gerçekliği lirik bir coşkunluk içinde yaşanıyor. Kırk elli metre üzerlerindeki coğrafya ise faşizm altında gölgeler ülkesine dönüşmüştür.
Sarp, zorunlu olarak bir avcıya(kıyı balıkçısına) evrilirken, bir yandan da devletin ve onun uzantısı “Dinamitçi”nin hedefindeki bir ava dönüşüyor. Dinamitçi ile karşılaşmasından sonra mekânın bu ikili yapısı, romandaki gerilimini sürekli olarak okura duyumsatıyor. Sarp ile Dinamitçi arasındaki gerilimin şiddete dönüşmesi romanın doruk noktasını oluşturuyor.
Yazarın Sarp’ın bu olaydan dolayı yaşadığı vicdan azabı ve korkuyu anlattığı bölüm, okuru tepeden tırnağa ürpertecek şekilde yazılmış eşine az rastlanır sarsıcılıkta bir metin.
Sarp, idealleri olan vicdan sahibi bir entelektüel ve silahlı çatışmalara girmeyen sol örgütlerden birinin bölge sorumlusudur. Doğa sevgisi ve denizle kurduğu “ana-oğul” ilişkisi, diğer canlılara kurduğu lirik empatik ilişki onun ideolojisinin insan sevgisi ile evrensel bir diğerkâmlık örneğini ortaya koyuyor. Sarp’ın “İyi adam olarak kalmak ne kadar zormuş.” cümlesi onun bu özelliğinin yansımalarından biri oluyor.
Işıl Adında Türkiye
Işıl intihar etmek için falez kayalıklarına gelir ve Sarp ile tanışır. Işıl ve Sarp’ın aşkı, her şeyin kuruduğu ve çoraklaştığı bir coğrafyada yeni bir dirilişi temsil ediyor. Toplumun kendi dışına attığı Sarp ile Işıl’ın, bir mağarada aşkla yeniden hayat bulması ve imkânsız görülen mucizevi bir gelişmenin gerçekleşmesi, umudun en imkânsız yerlerde bile yeşerebileceğinin kanıtını sunuyor. Bu yönüyle roman, karanlık bir tarihsel arka plana rağmen okura hayatın kutsallığını ve umudu duyumsatmaktan geri kalmıyor.
Işıl, Anadolu’nun ezilen özverili ama dirençli kadınının çok yerinde kurgulanmış bir imgesidir. Alnında muhtemelen bir erkek tarafından açılmış hilal şeklindeki yara izi bulunması boşuna değildir. Adının anlamıyla aydınlık geleceği imleyen Işıl, vatanı da simgeleyen bir kadın imgesidir. Tıpkı Türkiye gibi o da kısır denilerek hor görülmüş, şiddet görmüş ama kendi onuru için her şeyi göze almıştır! Işıl’ın Sarp ile olan ilişkisi, kendi toplumuna karşı hayal kırıklığı yaşamış iki ruhun birbirini sağaltmasına dönüşüyor. Işıl’ın mağarada çiçeklerden arındırılmış zakkum dallarıyla kurduğu ‘yuva’, kadının dönüştürücü, yaratıcı ve yaşatıcı gücünü dışa vuruyor. Zakkum dalları da yuvanın kurulma güçlüğünü dile getiren bir metafor olsa gerektir.
Adalet, Bellek ve Tarihsel Bağlar
Romanın ‘karanlık’ karakteri Dinamitçi kötülüğün sinsi bir temsilcisidir. Yol açtığı geri döndürülemez trajik kayıplarla bu figür, darbe döneminin yarattığı denetimsiz şiddetin ve devleti ele geçirmiş faşist uzantıların karanlık bir stereotipidir. Bana Sabahattin Ali’yi öldüren Ali Ertekin’i anımsattığını belirtmeliyim…
Romanın ana teması av olmakla birlikte adalet ve bellek konuları da önemli temaları oluşturuyor.
Romanda av temasını yazar düşünsel bir ziyafete çeviriyor. İnsanın hayatta kalma içgüdüsünü, kişinin önüne çıkan şeyin fırsat mı tuzak mı olduğu sorunsalına kadar götürüyor. Sarp, kendisini avlama amacındaki devlete karşı duyduğu sakınımı balık avlarken duyduğu heyecanla dengeliyor gibidir. Av-avcı döngüsü, Sarp için tıpkı doğadaki gibi masum bir ihtiyaçken (bir balığın diğerini avlaması), Dinamitçi’nin elinde trajik bir unsura (dinamit kullanımı) dönüşüyor. Cem Savran, böylelikle doğaya yaklaşımı da sorgulatan bir edebi anlatımı dile getiriyor. İnsanı katletmenin doğayı katletmeyle (ya da tersi) aynı şey olduğu böylelikle açığa çıkıyor.
Romanda adalet teması, hem darbe mahkemelerinin hukuksuzluğu hem de bireysel bağlamda vicdanla birlikte dile getiriliyor. Sarp, birini öldürmüş olabileceği olasılığıyla vicdan azabı çekerken, aslında iyi ve insani olmanın cezalandırıldığı bir düzeneğe hapsolmanın farkına varıyor.
Bellekse romanın temalarından biri olmanın dışında romanın başından sonuna akan bir izleğine dönüşüyor. Ajanda (günlük), fotoğraflar (Necla’nın fotoğrafı), Mengüş’ün kemikleri ve gümüş küpeler, eski harflerle yazılmış Bektaşi nefesleri, geçmişi bugüne taşıyan bu izleğin verimleri durumundadır. Sahaf’ın günlüğü yirmi yıl sonra sahibine ulaştırması, belleğe vurgu yapıyor ve dolayısıyla hakikatin gün yüzüne çıkarılmasına gönderide bulunuyor.
AV’ın zengin bir kültürel dokusu ve disiplinler arası katmanları var. Yazar; Yunus Emre’nin sadeliğini, Picasso’nun kübizmini ve Dali’nin gerçeküstücülüğünü metnin dokusuna ustalıkla işliyor. Halk türküsü, Bektaşi deyişleri tutarlı biçimde metinde yer alıyor. Ayrıca Mengüş Dede’nin hikâyesi üzerinden kurulan tarihsel bağ, geçmişin onurunu ve direnişini Sarp’ın mücadelesine taşıyan unsurlardan biri. Yazar, Mengüş Dede karakteri üzerinden tarihsel bir köprü kuruyor. Sarp’ın başka bir mağarada geçmişin izlerine rastlaması, 1920’lerden 1980’lere uzanan tarihsel bir sürekliliği sağlıyor. 1920’lerdeki İtalyan işgaline karşı direnen Mengüş ile 1980 darbesinin baskısı altındaki Sarp arasında gizemli ve ideolojik bir bağ kuruyor. Direnişin zamansızlığını ve yurtseverliğin sürekliliğini dile getiriyor. Onun yazdığı deyişlerin Yunus ile akrabalığı zihinsel bir derinliğe ulanıyor.
Yalın Dilin Şiirselliği
Cem Savran’ın dili lirik, zengin betimlemeler ve benzersiz güzellikte metaforlar içeriyor. İç konuşmalarda ise sarsıcı bir içtenlik dile hâkim. Deniz, Sarp’ın günlüğünü yazmakta kullandığı mavi mürekkeptir âdeta. Papatya bahçesi metaforu (yağmur damlalarının denize dökülüşü), en karanlık anlarda bile güzelliğin varlığını sezdiriyor. Sarp’ın ortakulak iltihabına dönüşmesi metaforu, onun kıstırılmışlıktan duyduğu sancıyan ruhunu dile getiriyor. Devasa Ağlayan Kadın büstünün kulağının içinde yer alan ini dış dünyaya karşı algılarının açıklığının da ifadesini oluşturuyor.
Ayrıca romanda geçen ‘Devridaim Makinesi’ buluşu, Sarp’ın yaratıcı hayal gücünün ve insanlığa dair umudunun bir yansıması olarak romanda yer bulmuş.
Roman yakın tarihe tanıklık ve toplumsal/politik eleştiri bağlamında oldukça değerli bir metin.
AV, 12 Eylül darbesinin insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini o dönemin ‘taşra’larından sayılabilecek Antalya kentinden, onun falezlerinden anlatmak gibi bir özgünlüğe de sahip. Diğer kentler arasında son yıllarda önemi gittikçe artan Antalya’nın arka planında yer aldığı önemli roman sayısı pek fazla olmayabilir, ancak AV bu özelliğinin hakkını gani gani vermiş.
Cihan Abi’nin ağzından dökülen siyasi analizler ve karakolda yenilen dayaklar, ‘iyi polis/kötü polis’ sorgusu, sıra dayağına çekilen liman işçileri, sivil polis aracı vs. dönemin atmosferini ve panoramasını belirliyor. Roman, darbeyi sadece bir yönetim değişikliği olarak değil, Cihan Abi’nin ağzından ‘halkın koyunlaştırılması’ süreci olarak da eleştiriyor.
Günlüğün yıllar sonra Sahaf aracılığıyla bir köprü görevi üstlenerek sahiplerine ulaştırılması anlatıyı bitimsiz kılıyor ve yaşanan trajediyi yumuşatıyor.
İmgelemin Yaratıcı Kullanımı
Şair Cem Savran’ın bir romancı olarak imgeleminin verimlerine bu roman bağlamında kısaca bakmanın kitabı henüz okumamış olanlara kılavuzluk edeceğini düşünüyorum.
Romanda şiirsel betimlemelerin, imgesel metaforik anlatımın yalnızca estetik birer öge veya söz sanatı olmadığını görüyoruz. Cem Savran, bunları aynı zamanda özellikle başkarakterin ruh halini, toplumsal sancıyı ve doğayla kurulan derin bağı yansıtan yapısal unsurlara dönüştürmüştür…
Yazar, bir yerde Dali’ye bir başka yerde Picasso’ya ve Orhan Taylan’a gönderme yapar. Bu da resim sanatıyla anlatı sanatı arasındaki disiplinler arası bir işlevi yerine getirir.
Dali’nin adını zikrettiği bölümde zaman, Sarp için akışkanlığını yitirip jelleşen bir maddeye dönüşüyor. Yazar, Dali’nin “Belleğin Azmi” tablosunu yaratıcı biçimde sözcüklerle açımlayarak kendi imgesini serilmiyor: “Zaman akmıyor, ağır ağır yumuşayıp eriyordu. Bileğimdeki saatten ahşap döşemeye galiba iri iri saniye damlaları düşüyordu.” Bu betimleme, aynı zamanda darbe sonrası duran hayatın ve belirsizliğin fiziksel bir yansımasıdır.
Picasso’ya gönderme yapan Ağlayan Kadın Büstü ise falezlerdeki bir kaya oluşumunu betimliyor. Bu oluşum, sadece bir sığınak değil, aynı zamanda işkence gören, hırpalanmış vatanın ve annenin sembolüdür: “Dövülmüş; yüzü gözü morarmış… bir kadına benzeyen bu ülkede huzur olabilir mi? …yurdumuz, annemiz!”
Sarp’ın büstün kulağına sığınması, toplumsal çığlığı içeriden duyan bir sancıya dönüşüyor: “Kendimi kulağın içinde çınlayan, uğuldayan, sancıyan ortakulak iltihabı gibi hissettim.” diye yazıyor günlüğüne.
Cem Savran, denizi bildik anlamının çok çok dışına taşıyarak genişletiyor. Sarp için deniz hem bir kaçış hem de arınma imgesidir… Üstelik Sarp, denize girmeyi ana rahmine dönüş olarak görüyor: “Asıl ana denizdir benim bildiğim… ananızın karnında donla, mayoyla mı yüzdünüz?” Denizin ılık sularında “üzerine kat kat sıvanan gerginliklerin oluşturduğu kabuğun” eriyip gitmesi, şiirsel bir sağaltım sürecini dile getiriyor. Sarp ayrıca bilinçaltı denizine ağlar atıp anlam balıkları da yakalıyor.
Mağara içindeki ışık oyunları ve turkuaz yansımalar, sinematografik bir dille betimleniyor: “Işık oyunları, mağaranın duvarlarında ve tavanında farklı coğrafyaların farklı kıyılarındaki insanların hikâyelerini… anlatmaya çalışıyormuş gibi geldi.”
Karakterlerin hayvanlarla kurduğu özdeşlikler, “av-avcı” temasını derinleştiriyor.
Yalıçapkını ise kuşkuyu simgeliyor. Sarp’ın zihnindeki düşünceleri avlayan bir kuş olarak betimleniyor: “Bir yalıçapkını aniden kendini yer çekimine bırakarak beynimin buz mavisi kıvrımları arasına daldı… oradan en umutvar düşüncelerin capcanlı sözcüklerinden birini kaparak havalandı.”
Kalamarın sudan çıkış anındaki renk değişimi, yaşayan bir mücevher ve sanat eseri olarak romanda yer alıyor.
Sarp’ın çaresizliği ve kıstırılmışlığı, Kafka’ya yaptığı bir göndermeyle veriliyor: “Sabah ter içinde uyanmış ve kendimi… bir fareye dönüşmüş olarak bulmuştum.”
Sarp yazma eylemini, “zihni temize çekmek” ve “dünyaya saçılmak” olarak değerlendiriyor.
Deniz, aynı zamanda bir hokka içindeki mürekkeptir âdeta: “Çalkalan ey mürekkep denizi! Anlat bana söylenceleri… sen ki levh-i mahfuz’un mürekkebisin.”
Sözcüklerin balık olarak beden bulması: “Mürekkebin içinden ancak sözcükler kurtarabilir… yakalanan her sözcük bir bedene bürünür.”
Sonuç
Sarp’ın yeraltındaki zorunlu yalıtılmışlığı, karakterin algıları aracılığıyla şiirsel bir dille evrensel bir insanlık anlatısına dönüşüyor. Betimlemeler, okuyucuyu yalnızca görsel bir şölene değil, aynı zamanda karakterin vicdan azabı ve özgürlük arayışı arasındaki gerilimine de ortak ediyor…
Aslında roman bu bakımdan iyi şairlerden iyi romancıların çıkabileceğinin de kanıtı.
“AV”, bir ilk roman olmanın çok çok ötesinde, dili kullanma becerisi, karakterlerin derinliği ve kurulan metaforik dünya ile Türk edebiyatında kendisine kalıcı bir yer açacak denli önemli bir yapıt.

