Bir Uyanışın Eşiğinde: Geyiklerin Annesi

Bir Uyanışın Eşiğinde: Geyiklerin Annesi

Kaç gündür bir tablonun karşısındayım. Karşısında demek yanlış; bir tabloyla yaşıyorum Kopyaladım, belleğime kazıdım ve onunla bir cebelleşme içindeyim. Sözünü ettiğim, bu benim aklımı başımdan alan Ayla Aksoyoğlu’nun Geyiklerin Annesi adlı yapıtı.

Geyiklerin Annesi’ne yoğunlaştıkça, Ayla Aksoyoğlu’nun figüratif anlatı ötesine uzandığını; insan ile hayvan, doğa ile beden, annelik ile primitif hafıza arasında kurulan arkaik bir bilinç alanını görünür kıldığını hissederim. Resimdeki kompozisyon, klasik perspektif mantığını bilinçli biçimde reddederek izleyiciyi rasyonel bir mekâna değil, psişik bir iç evrene davet ettiğini görürüz. Bu yönüyle eser, modern sonrası figürasyonun dışavurumcu damarına yakın dururken, Anadolu’nun mitolojik ve şamanik imgelerini çağdaş plastik dil içerisinde yeniden üretmiş olur. Kibele kültünde beden, bireysel bir varlık değil; toprağın kendisidir. Aksoyoğlu’nun figürü de tam bu nedenle anatomik gerçeklikten uzaklaşır. Göğüslerin, kalçaların ve karın bölgesinin yoğun biçimde vurgulanması, kadının erotik bir nesneye indirgenmesinden çok, yaşamı taşıyan bereket çekirdeği olarak düşünülmesini sağlar. Figür, doğuran bir anne olmaktan daha fazlasıdır; insanı, hayvanı ve doğayı aynı rahimsel döngü içerisinde birleştiren ilksel bir “ana varlık”tır. Bu yönüyle resim, Neolitik dönem ana tanrıça heykelciklerinin çağdaş plastik dile taşınmış hâlini andırır.

Kompozisyonun merkezinde yer alan kadın bedeni, erotik ya da anatomik bir temsil olmaktan çok, doğurganlığın kozmik taşıyıcısı olarak ele alınmıştır. Bedenin abartılı biçimde hacimlendirilmesi, Henry Moore’un organik kütle anlayışını ve Käthe Kollwitz’in varoluşsal anne imgelerini çağrıştırırken; ana figürle bütünleştirilen geyikler, resmi biyolojik gerçeklikten uzaklaştırıp mitopoetik bir düzleme taşır. Özellikle beyaz geyik figürünün, Türk ve Orta Asya kültürlerinde sıkça karşılaşılan “yol gösterici ruh” ve “koruyucu ana” imgesini çağrıştırdığı anımsanırsa,  tablonun, yalnızca bireysel bir annelik anlatısı değil, kolektif bilinçdışına ait kadim bir hafızanın görsel izdüşümü hâline gelmiş olduğunu görürüz.

Renk kullanımında dikkat çeken en önemli unsur, koyu fon ile figürlerin ten ve beyaz tonları arasındaki dramatik karşıtlıktır. Siyahın içine gömülen yüzey, ölüm, bilinmezlik ve kozmik boşluk hissi yaratırken; beyaz geyik figürü bu karanlığın içinden doğan arketipsel bir ışık gibi belirir. Bakırımsı alaşımlaşmış tonla, kırmızı vurgular ise bana göre sadece plastik denge unsuru olmanın ötesinde, kan, doğum, yara ve yaşam enerjisini çağrıştıran sembolik düğümlerdir. Özellikle geyik boynuzlarında ve tırnaklarda yoğunlaşan kırmızı, doğanın şefkat ile vahşet arasındaki ikili karakterini görünür kılar. Ceylan, birçok kültürde kırılganlık, masumiyet ve ruhsal saflıkla ilişkilendirilir. Anadolu halk anlatılarında ve tasavvufi imgelerde de ceylan çoğu zaman dokunulamayan, incitildiğinde dünyanın dengesini bozan narin bir varlık olarak karşımıza çıkar. Aksoyoğlu’nun ceylanları, Kibele’nin çevresine sığınmış gibidir; burada ana figür yalnızca doğuran değil, koruyan ve merhamet eden bir kozmik anneye dönüşür.

Eserde çizgi, akademik doğruluğa hizmet eden bir unsur değil; deformasyonu bilinçli biçimde taşıyan ifade aracıdır. Figürlerin anatomik sınırlarının yer yer çözülmesi, Francis Baconvari bir gerilim üretirken, yüzeydeki dokusal katmanlar resme neredeyse mağara duvarını andıran tarih öncesi bir hafıza hissi kazandırır. Geyiklerin Annesi, Kibele’nin bereket mitini, ceylanın masumiyet arketipiyle birleştirerek, insanın doğayla kurduğu kadim şefkat bağını yeniden hatırlatan ritüelistik bir görselliğe, bana göre derinliği keşfedildikçe artan kompozisyona dönüşür. Burada annelik biyolojik bir durum olmaktan çıkar; yaşamı incitmeden taşıma bilgisine dönüşür. Bu bağlamda Geyiklerin Annesi, estetik bir kompozisyon olarak insanın doğadan kopuşuna karşı geliştirilen içsel ve mitolojik bir direnç alanı olarak okunabilir.