Sessizliğin İçindeki Koro: Habip Aydoğdu’nun 9. Senfoni’si Üzerine

Sessizliğin İçindeki Koro: Habip Aydoğdu’nun 9. Senfoni’si Üzerine

Görünür sesin eşiğinde

Habip Aydoğdu’nun 9. Senfoni tablosu

Habip Aydoğdu’nun 9. Senfoni tablosu, müziği betimleyen değil, sesin görünmeden önceki basıncını tuvale geçiren bir yapıttır. Ortada ne orkestra vardır ne şef ne de şarkı söyleyen ağızlar. Gene de yüzey, duyulmayı bekleyen bir uğultuyla titreşir. Çizgi tel olur, leke akora dönüşür; kazıntılar susuşları, boya sıçramaları ansızın yükselen tınıları üstlenir. Ressam, müziğin kaynaklarını görünmez kılarak dolaşımını açığa çıkarır. Tablo artık bir senfoninin resmi değil, görme duyusunun içinde kurulmuş sessiz bir çalgıdır.

Müzik zamanda doğar ve aynı anda yiter; resimse görünüşte bütününü bir kerede sunar. Aydoğdu, iki sanatın varoluş ayrımını bakışı yüzey üzerinde dolaşıma zorlayarak bozar. Göz, soldaki kara düğümde tutulur; ince çizgilerin savruluşuyla merkeze sürüklenir, sarı aydınlığa çarpar, sağdaki sivri koyuluğun ucunda parlayan kırmızıyla irkilir ve yeniden uçuk izlere döner. İzlenen güzergâh doğrusal değildir; bir tema gibi belirip dağılan, başka bir devinimle kesildikten sonra değişerek geri gelen görsel tümceler yaratır. Tabloya bakılmaz yalnızca; yapıt, bakış boyunca icra edilir.

Ak alanın ses tortusu

Yapıtın geniş aklığı, nötr bir arka düzlem değil, seslerin gömüldüğü kireçli bir yankı odasıdır. Gri sürtünmeler, solgun pembeler, silik maviler ve yarı kazınmış izler suskunluğu içeriden aşındırır. Ak, saflığın rengi olmaktan çok geçirgen bir bellektir: üzerine düşeni emer, tümüyle saklamaz; silineni yok etmez, hayaletleştirir. Her soluk iz, çoktan çekilmiş bir tınının soğuk soluğu gibi kalır. Başlangıç sessizliğiyle bitiş sessizliği aynı değildir. İlki olasılıkla, ikincisi yaşanmışlığın tortusuyla doludur. Aydoğdu ikisini tek düzlemde çakıştırır. Ak doku, henüz söylenmemiş olanı beklerken duyulup sönmüş ezgilerin külünü de taşır. Boşluk yokluk sayılmaz; görünür biçimlerin arasındaki soluk alışverişidir. Renkleri birbirinden ayırmak yerine tınlayabilecekleri aralığı açar.

Sol yanda sıkışan siyah, kompozisyonun karanlık çekirdeğidir. Çaprazlar, düğümler, kesik taramalar ve ezilmiş lekeler birbirine bindikçe bir sinir ağı örer. Oluşan yığın, belli belirsiz bir insan başına, eğilmiş çalgıcıya ya da kırılmış ses aygıtına yaklaşır; hiçbirinde karar kılmaz. Benzeyişin eşiğinden geri çekilerek figürü kara titreşime çevirir. Tanınabilir gövde silindikçe enerjinin gövdesi belirginleşir.

Siyahı gecenin edilgin karanlığı saymıyorum; o, resmin karşı-sesidir. Ak alanın yayılma isteğine direnerek derinlik kazandırır, sarının parlayabilmesi için koyu bir eşik kurar. Karanlık, ışığın karşıtı değil, yankı kazanacağı oyuktur. Sol bölümden fırlayan ince hatlar, kara düğümü kapanmış bir ağırlık olmaktan çıkarıp bütün kompozisyonu titreten bas titreşimine çevirir.

Sarı eşik ve kızıl kıvılcım

Alt-orta bölgede beliren sarı, aydınlık bir merkezden çok karanlıkla aklık arasında açılmış ateşli yarıktır. Boya kimi yerde kurum bağlamış gibi matlaşır, kimi yerde içeriden yanar. Kesintili ışımada kolay mutluluk yerine çetin bir sevinç sezilir: acıyı unutmayan, içinden geçerek kendine yer açan dirim hamlesi. Sarı bütünü ele geçirmez; kırılgan kaldığı ölçüde etkileyicidir. Zafer ışığından çok, karanlığın bağrında sürdürülen parıltıdır.

Az kullanılan kırmızı, sarı ışımaya keskin bir nabız ekler. Merkeze yakın kızıl çıkış ile sağdaki uzun siyah biçimin ucuna ilişen kor, gözün akışını ansızın keser. Kırmızı genişlemez; batıp çıkar. Yaranın sıcaklığıyla çağrının ısrarını aynı noktada toplar. Sağdaki kızıl uç, büyük aklığın içinde yalnız kalmış bir ses gibidir: sönerken çevresindeki sessizliği koyulaştıran son hece.

Koral gövde: uyumsuzluğun kardeşliği

Yapıtın koral niteliği, çok sayıda sesin tek tınıya eritilmesinde değil, ayrılıklarını koruyarak ortak yankı kurmasındadır. Çizgiler aynı yöne yürümez; lekeler tek merkezde toplanmaz; renkler uzlaşmış armoniye boyun eğmez. Gene de aykırılıklar dağınıklığa savrulmaz. Her iz ötekinin hızını değiştirir, her boşluk komşu lekenin ses genişliğini belirler. Bütünlük benzerlikten değil, karşılıklı etkilenmeden doğar.

Koro giderek toplumsal bir imge kazanır. Ortaklık, tekil sesleri susturan yeknesaklık değil, birbirlerini işitebildikleri çoğul dokudur. Başat kahramanın ya da egemen bakış noktasının yokluğu söz konusu düşünceyi güçlendirir. Her biçim kısa süreliğine öne çıkar, ardından başka bir devinime alan bırakır. Birlik, merkezî buyruğun değil, aralıkların ve karşılaşmaların ürünüdür. Aydoğdu kardeşliği uzlaşma tablosu olarak değil, uyumsuz seslerin birbirini boğmadan yan yana kalabilme yetisi olarak kurar.

Bitmemişliğin estetiği

Resmin en güçlü yanı, tamamlanmış bir anıt görünümüne yanaşmamasıdır. Çizgiler çerçevenin ötesinde sürecekmiş gibi incelir; kimi biçimler doğarken silinir, kimi lekeler yalnızca olasılık hâlinde yüzeye değer. Sürülmüş boyanın geri alınması, tuvali kendi geçmişini saklayan bir palimpseste dönüştürür. Son görüntünün altında vazgeçilmiş hareketler, bozulmuş kararlar ve bastırılmış renkler yaşamayı sürdürür.

Bitmemişlik eksiklik değil, oluşun biçimidir. Müzik, her sesin doğduğu anda geçmişe çekilmesiyle var olur; insanî ortaklık da bir kez kurulup tamamlanan yapı değil, sürekli bozulan ve yeniden örülen ilişkidir. Tablo, geçiciliği donmuş görüntüye hapsetmez; kuruluşunu açıkta bırakarak bakışı sonuçtan sürece taşır. Siyah çerçevenin sert sınırı bile içteki devinimi durduramaz, yalnızca taşma arzusunu görünür kılar. Sonluluk, özgürlüğün karşıtı değil, gerilim kazandığı kıyıdır.

Son notadan sonra

  1. Senfoni, karanlıktan aydınlığa uzanan rahat bir yükseliş anlatısı değildir. Kara düğüm çözülmez, sarı bütünü kuşatmaz, sesler kusursuz kaynaşmaya ulaşmaz. Yapıtın umudu tam da tamamlanmamışlığında saklıdır. Sevinç, yarayı örten perde değil, yanında titreşmeyi sürdüren dirençtir. Koro ise ayrımların yok edildiği son durak olmaktan çok, uzak sesler arasına gerilmiş kırılgan geçittir.

Sağ alt köşedeki yazısal iz, geniş görsel orkestranın sonunda tek bir elin titremesini duyurur. Evrensele açılan her yapıtın belirli bedenden, kişisel bir soluktan doğduğunu anımsatır. Büyük ortaklık düşüncesi tanıklığı silmez; onun üzerinden konuşur.  Tablonun karşısında kalan, son notanın ardından çöken sessizliğe benzer: ses çekilmiş, mekân eski hâline dönememiştir. Ak doku kara bası, sarı soluğu ve kızıl kıvılcımı bünyesinde tutar. Aydoğdu’nun 9. Senfoni’si suskun sayılamaz. Görüntünün derisinde, birbirine benzemeden birlikte titreşmeye çalışan insan seslerinin korlaşmış uğultusu dolaşır.