Öyküde Anlatıcı Nasıl Seçilir? Bakış Açısı, Bilgi ve Anlatma Mesafesi
Bir kadın, yıllar önce terk ettiği kasabaya döner. Otobüsten iner inmez meydandaki saat kulesine bakar. Saat durmuş gibidir; en azından kadın, çocukluğundan beri onu hep aynı saati gösterirken hatırlamaktadır. Eski evlerinin önünden geçer, kapının değiştiğini fark eder. Bahçedeki erik ağacı hâlâ yerindedir. Kadın kapıyı çalmaz. Bir süre kaldırımda bekledikten sonra yürümeye devam eder.
Bu sahnede henüz büyük bir olay yaşanmadı. Kadının neden döndüğünü, neden kapıyı çalmadığını, erik ağacının onun için ne ifade ettiğini bilmiyoruz. Buna rağmen sahne, geçmişle bugün arasında bir gerilim kuruyor. Okur, kadının davranışlarının ardında bir hikâye bulunduğunu seziyor.
Şimdi aynı sahneyi farklı biçimlerde anlatalım.
“Kasabaya döndüğümde saat kulesinin yine durmuş olduğunu gördüm. Çocukken de böyleydi. Evimizin kapısı değişmişti; bahçedeki erik ağacıysa hâlâ yerindeydi. Kapıyı çalmadım. Nedenini kendime bile açıklayamadım.”
“Kadın otobüsten indiğinde saat kulesine baktı. Meydandaki dükkânların çoğu değişmişti. Eski evlerinin kapısı artık başka bir renkti. Bahçedeki erik ağacı, dallarını duvarın üzerinden sarkıtıyordu. Kadın kapıya kadar yürüdü, sonra geri döndü.”
“Kadın, eve dönmeye cesaret edemediğini kendine itiraf etmiyordu. Erik ağacını görünce çocukluğunda verdiği sözü hatırladı. Kapıyı çalarsa annesinin onu affetmeyeceğini düşünüyordu. Oysa annesi, yıllardır kızının dönmesini bekliyordu.”
Üç anlatımda da aynı temel durum vardır: Bir kadın eski kasabasına dönmüş, evinin önüne gelmiş ve kapıyı çalmamıştır. Ancak okurun deneyimi değişmiştir. İlk metinde geçmiş, anlatıcının kendi hatırlayışı ve belirsizliği içinden görünür. İkinci metinde kadın dışarıdan gözlemlenir; onun ne düşündüğünü kesin olarak bilmiyoruz. Üçüncü metinde ise anlatıcı, kadının kendisine bile söyleyemediği bir duyguyu ve annesinin beklentisini açıklamaktadır.
İşte anlatıcı seçiminin öykü üzerindeki etkisi burada ortaya çıkar. Anlatıcı değiştiğinde yalnızca cümlelerin kuruluşu değişmez; okurun hangi bilgilere ulaşacağı, karaktere ne kadar yaklaşacağı ve olayları nasıl yorumlayacağı da değişir.
Öyküde anlatıcı seçmek, hikâyeyi kimin ağzından aktaracağını belirlemekten ibaret değildir. Asıl mesele, okurun anlatılan dünyayı hangi bakışın ve hangi bilgi sınırlarının içinden göreceğine karar vermektir.
1. Yazar, anlatıcı ve karakter aynı kişi değildir
Anlatıcıyı seçmeden önce üç kavramı birbirinden ayırmak gerekir: yazar, anlatıcı ve karakter.
Yazar, metni kuran kişidir. Anlatıcı, metinde olayları okura aktaran anlatısal sestir. Karakter ise anlatılan dünyada yaşayan, eylemde bulunan ve olaylardan etkilenen kişidir.
Bir yazar, kendi hayatına benzeyen bir olay hakkında yazarken bile anlatıcıyı kendisinden farklı kurabilir. Birinci tekil şahısla yazılmış her öykü, yazarın başından geçenleri anlattığı bir metin değildir. Aynı şekilde üçüncü kişi anlatımı da anlatıcının bütünüyle tarafsız olduğu anlamına gelmez.
Örneğin “Babam o gece eve dönmedi” cümlesini düşünelim. Bu cümlede anlatıcı, babasının eve dönmediğini söyleyen bir karakter olabilir. Ancak yazarın gerçekten böyle bir deneyim yaşadığını varsayamayız. Cümle, kurmaca bir anlatı dünyasına aittir.
Üstelik anlatıcı ile karakter aynı kişi olsa bile bunların bakışları her zaman örtüşmez. Birinci kişi anlatımında karakter, olayları yaşadığı sırada başka türlü düşünüyor, yıllar sonra anlatırken başka türlü yorumluyor olabilir.
“Babamın beni terk ettiğini sanıyordum. Yıllar sonra o gece evden neden ayrıldığını öğrendim.”
Burada olayları yaşayan çocuk ile geçmişe dönüp onları anlatan yetişkin arasında bir bilgi farkı bulunur. Anlatıcı, geçmişteki kendisinin bilmediği bir şeyi artık bilmektedir. Bu fark, öykünün anlamını derinleştirebilir.
Bu nedenle anlatıcıyı yalnızca kişi zamiri üzerinden belirlemek yeterli değildir. “Ben” veya “o” sözcükleri anlatımın biçimini anlamaya yardımcı olur; ancak anlatıcının ne bildiği, neyi sakladığı, olaylara nasıl yaklaştığı ve okura ne ölçüde güven verdiği de en az bunlar kadar önemlidir.
2. Birinci kişi anlatıcı: Hikâyenin içinden konuşmak
Birinci kişi anlatımında olaylar çoğunlukla “ben” diyen bir anlatıcı aracılığıyla aktarılır. Anlatıcı, olayların içinde bulunan bir karakter olabilir; yaşadıklarını, hatırladıklarını, gözlemlediklerini veya başkalarından öğrendiklerini anlatabilir.
Bu anlatım biçiminin önemli imkânlarından biri, okurla karakter arasında yakınlık kurabilmesidir. Okur, karakterin yalnızca ne yaptığını değil, olayları nasıl algıladığını ve kendisine nasıl açıkladığını da görür.
Ancak yakınlık, her zaman samimiyet veya güvenilirlik anlamına gelmez. Birinci kişi anlatıcı yanılabilir, kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir, geçmişi yanlış hatırlayabilir ya da bazı bilgileri bilinçli biçimde saklayabilir.
Örneğin:
“Annemin cenazesine gitmedim. Beni anlamadığını söyleyip duruyordu. Son konuşmamızda yine aynı şeyi yapmıştı. İnsan bazen kendisini korumak zorunda kalıyor.”
Bu anlatıcı, kararını gerekçelendirmektedir. Okur, annesiyle ilişkisi hakkında yalnızca onun sunduğu bilgileri alır. Anlatıcının kendisini korumak için cenazeye gitmediği açıklaması doğru olabilir; ancak bu sözlerin arkasında suçluluk, öfke veya kendini savunma ihtiyacı da bulunabilir.
Birinci kişi anlatımında karakterin kendisini nasıl gördüğü ile okurun onu nasıl değerlendirdiği arasında bir mesafe kurulabilir. Bu mesafe özellikle öznel deneyimin, hatırlamanın, pişmanlığın ve kendini kandırmanın önemli olduğu öykülerde işlevseldir.
Birinci kişi anlatımının sınırları
Birinci kişi anlatıcı, başka insanların zihnini doğrudan bilemez. Anlatıcı, annesinin neden sustuğunu, arkadaşının gerçekten ne düşündüğünü veya odadan çıkan kişinin hangi kararı verdiğini ancak gözlemlerine, tahminlerine ya da sonradan öğrendiği bilgilere dayanarak anlatabilir.
Bu sınırlılık bir eksiklik değildir. Tam tersine, öykünün gerilimini besleyebilir.
“Bana gülümsedi. Beni affettiğini düşündüm.”
Bu iki cümle arasında önemli bir fark vardır. Anlatıcı gülümsemeyi görür; affedildiği sonucuna ise kendisi ulaşır. Okur, bu yorumun doğru olup olmadığını sorgulayabilir.
Birinci kişi anlatımı seçerken şu sorular üzerinde durmak yararlıdır:
- Bu karakter neden kendi hikâyesini anlatıyor?
- Olayları yaşadığı sırada ne biliyordu, anlatırken ne biliyor?
- Kendisi hakkında hangi gerçeği kabul etmekte zorlanıyor?
- Başka karakterlerin davranışlarını ne ölçüde doğru yorumluyor?
- Okurun bilmesini istemediği bir şey var mı?
Bu sorular, anlatıcının yalnızca olayları aktaran bir ses olmaktan çıkıp öykünün anlamını biçimlendiren bir unsur hâline gelmesini sağlar.
3. Üçüncü kişi anlatıcı: Karaktere yakınlık ve mesafe
Üçüncü kişi anlatımında olaylar çoğunlukla “o” veya karakterin adı üzerinden aktarılır. Ancak üçüncü kişi anlatımının tek bir biçimi yoktur. Anlatıcı, bir karakterin deneyimine yakın durabilir, farklı karakterlerin bakışlarına geçebilir veya anlatı dünyasının daha geniş bir bölümünü okura gösterebilir.
Bu nedenle üçüncü kişi anlatımını otomatik olarak tarafsız, nesnel ya da her şeyi bilen bir anlatım biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.
Şu cümleye bakalım:
“Mehmet kapıyı açtı. Odanın boş olduğunu görünce rahatladı.”
Anlatım üçüncü kişidedir; fakat okur Mehmet’in duygusuna erişir. Kapının açılması dışarıdan gözlemlenebilir bir eylemdir. Rahatlama ise karakterin iç dünyasına ilişkin bilgidir.
Şimdi aynı sahneyi daha dışarıdan aktaralım:
“Mehmet kapıyı açtı. Odanın içinde kimse yoktu. Bir süre eşikte durdu, ardından içeri girdi.”
Bu anlatım, Mehmet’in rahatladığını doğrudan söylemez. Okur onun duygusunu davranışlarından çıkarmak zorunda kalabilir. Ancak karakterin rahatladığı sonucuna ulaşmak zorunda da değildir; duraksamanın başka bir nedeni olabilir.
İki anlatım biçimi arasında birinin diğerinden her zaman daha iyi olduğu söylenemez. İlkinde karakterin duygusu doğrudan erişilebilir durumdadır. İkincisinde ise anlatım mesafesi artar ve yorum alanı genişler.
Sınırlı üçüncü kişi anlatımı
Sınırlı üçüncü kişi anlatımında anlatı, belirli bir karakterin algısı ve bilgisi çevresinde ilerler. Anlatıcı üçüncü kişiyle konuşsa da okur dünyayı çoğunlukla o karakterin görebildiği, duyabildiği, bildiği ve düşündüğü kadarıyla deneyimler.
Örneğin:
“Zeynep, toplantı odasına girdiğinde herkesin sustuğunu fark etti. Müdürün önündeki dosyayı görünce midesi sıkıştı. Demek ki dilekçe ulaşmıştı. Yine de kimsenin yüzüne bakmadı.”
Burada okur, odadaki diğer insanların neden sustuğunu kesin olarak bilmez. Zeynep’in dosyayı görünce yaptığı çıkarımı takip eder. Belki dosya gerçekten dilekçeyle ilgilidir; belki de Zeynep kaygısı nedeniyle yanlış bir sonuca ulaşmıştır.
Sınırlı üçüncü kişi anlatımı, birinci kişinin sağladığı karakter yakınlığını korurken “ben” anlatımının dilsel sınırlarına bağlı kalmama imkânı verir. Anlatıcı karakterin düşüncelerini aktarabilir, ancak bunu karakterin kendi ağzından yapmak zorunda değildir.
Bu biçim, özellikle bir karakterin deneyimine yakın durmak ve okurun bilgi alanını kontrollü biçimde genişletmek isteyen öykülerde kullanışlıdır.
Her şeyi bilen anlatıcı
Her şeyi bilen anlatıcı, anlatı dünyasında tek bir karakterin bilgi ve algısıyla sınırlı değildir. Farklı karakterlerin düşüncelerini, geçmişte yaşananları veya karakterlerin o anda bilmediği bazı gerçekleri aktarabilir.
Örneğin:
“Ali, karısının kendisinden bir şey sakladığını düşünüyordu. Oysa karısı, Ali’ye vereceği haberi nasıl söyleyeceğini bilemediği için günlerdir susuyordu. İkisi de akşam yemeğinde birbirini bekledi; ikisi de karşısındakinin ilk sözü söylemesini istedi.”
Anlatıcı, iki karakterin de iç dünyasına erişmektedir. Okur, Ali’nin kuşkusunu ve karısının kararsızlığını aynı anda görebilir. Böylece karakterlerin birbirlerini yanlış anlaması, okurun bildiği bir durum hâline gelir.
Her şeyi bilen anlatım, geniş bir toplumsal çevreyi, farklı karakterlerin deneyimlerini veya olayların uzun bir zaman dilimine yayılan sonuçlarını anlatmak için elverişli olabilir. Ancak anlatıcının istediği her bilgiyi açıklayabilmesi, bütün bilgileri aynı anda açıklaması gerektiği anlamına gelmez.
Anlatıcı her karakterin düşüncesine sürekli girip çıkarsa okur, anlatının merkezini kaybedebilir. Bu nedenle geniş bilgi alanına sahip bir anlatımda bile hangi bilgilerin ne zaman verileceğine karar vermek gerekir.
4. Anlatıcı ile bakış açısı aynı şey değildir
Anlatıcı ve bakış açısı çoğu zaman birlikte anılır; ancak aynı kavramlar değildir.
Anlatıcı, hikâyeyi okura aktaran anlatısal sestir. Bakış açısı ise anlatılan dünyanın hangi algı ve bilgi sınırları içinden sunulduğuyla ilgilidir. Başka bir deyişle, hikâyeyi kimin anlattığı ile okurun olayları kimin deneyimine yakın biçimde gördüğü arasında bir ayrım vardır.
Üçüncü kişi anlatıcıyla yazılan bir öykü, baştan sona tek bir karakterin algısına bağlı kalabilir. Birinci kişi anlatımında ise anlatıcı, kendi deneyiminin dışına çıkıp başkalarının düşüncelerini kesin olarak bilemez; ancak onların sözlerini ve davranışlarını yorumlayabilir.
Bu ayrım özellikle anlatıcı seçiminde önemlidir. Yazar yalnızca “Birinci kişi mi, üçüncü kişi mi kullanmalıyım?” diye sormakla yetinmemelidir. Şu soruyu da sormalıdır: “Okurun hangi karakterin bilgisine ne kadar yaklaşmasını istiyorum?”
Bir cinayet öyküsünde okur, dedektifin bildikleriyle sınırlı tutulabilir. Böylece dedektifle birlikte ipuçlarını değerlendirir. Başka bir anlatımda okur, suçlunun kim olduğunu erkenden öğrenebilir ve gerilimi dedektifin gerçeğe ne zaman ulaşacağını izleyerek yaşar.
Olay aynı olabilir; ancak bilginin dağılımı değiştiğinde okurun merakı da değişir. Birinci durumda temel soru “Suçu kim işledi?” iken ikinci durumda “Dedektif gerçeği nasıl ortaya çıkaracak?” sorusu öne çıkabilir.
Bu nedenle anlatıcı seçimi, yalnızca cümlelerin dilbilgisel yapısını belirleyen bir karar değildir. Anlatının bilgi düzenini ve okurla kurduğu ilişkiyi de belirler.
5. Güvenilmez anlatıcı: Okur her anlatılana inanmalı mı?
Bazı anlatıcılar olayları yanlış hatırlar, kendilerini haklı çıkarmak için gerçeği çarpıtır veya kendi davranışlarını değerlendirme konusunda yetersiz kalır. Bazıları ise okuru bilinçli biçimde yanıltır. Bu tür durumlarda güvenilmez anlatıcıdan söz edilir.
Güvenilmez anlatıcı, mutlaka açıkça yalan söyleyen bir karakter değildir. Anlattıklarına kendisi de inanıyor olabilir. Önemli olan, anlatıcının sunduğu yorumlarla metindeki diğer işaretler arasında bir uyuşmazlık bulunmasıdır.
Örneğin:
“Eşimle aramızda hiçbir sorun yoktu. Yalnızca son zamanlarda benimle konuşmayı bırakmıştı. Akşamları odasına çekiliyor, sorularıma kısa cevaplar veriyordu. Ben de huzurunu bozmayayım diye onunla fazla ilgilenmedim.”
Anlatıcı, ilişkilerinde bir sorun olmadığını ileri sürer; ancak anlattığı ayrıntılar bu iddiayı tartışmalı hâle getirir. Eşinin konuşmayı bırakması ve odasına çekilmesi, ilişkide bir kopukluk bulunduğunu düşündürür. Anlatıcının ilgisizliğini iyi niyet olarak sunması da kendi sorumluluğunu küçültme çabası olabilir.
Burada okur, anlatıcının sözleriyle davranışların ima ettiği anlam arasında karşılaştırma yapar. Anlatıcının kendisi hakkında kurduğu anlatı, okurun metinden çıkardığı sonuçla örtüşmeyebilir.
Güvenilmez anlatıcı kullanmak için her paragrafta bir çelişki yaratmak veya okura sürekli tuzak kurmak gerekmez. Anlatıcının bakışındaki sınırlılık, karakterin kendisini anlama biçimiyle veya sakladığı bilgilerle tutarlı olmalıdır.
Yazar şu soruları düşünebilir:
- Anlatıcı kendisi hakkında neye inanıyor?
- Okur, bu inancın eksik veya yanlış olduğunu hangi ayrıntılardan sezebilir?
- Anlatıcı neyi bilmediği için yanlış yorumluyor?
- Gerçeği saklıyor mu, yoksa kendi gerçeğine mi inanıyor?
Bu soruların yanıtları, güvenilmez anlatıcıyı yalnızca bir sürpriz aracı olmaktan çıkarıp karakterin psikolojisini ve öykünün temasını kuran bir unsur hâline getirir.
6. Anlatıcı neyi bilmemeli?
Bir anlatıcının ne bildiği kadar neyi bilemediği de önemlidir. Bilgi sınırları, okurun merakını ve karakterlerle kurduğu ilişkiyi biçimlendirir.
Birinci kişi anlatıcının başka birinin zihnini doğrudan bilemeyeceğini daha önce gördük. Sınırlı üçüncü kişi anlatımında da benzer bir sınır kurulabilir. Anlatıcı, yalnızca belirli bir karakterin deneyimine yakın duruyorsa diğer karakterlerin niyetlerini kesin gerçekler gibi açıklamamalıdır.
Örneğin:
“Kapıyı açtığında kardeşi gülümsüyordu. Bu gülümsemenin arkasında ne olduğunu anlayamadı.”
Bu cümle, anlatımın bilgi sınırını açıkça gösterir. Karakter gülümsemeyi görür; niyetini bilemez.
Buna karşılık şöyle yazıldığında:
“Kapıyı açtığında kardeşi gülümsüyordu. Kardeşi, yıllardır sakladığı sırrın ortaya çıkmayacağını bildiği için rahatlamıştı.”
İkinci cümle, kardeşin iç dünyasına ilişkin kesin bilgi verir. Bu bilgi, her şeyi bilen bir anlatıcı için uygun olabilir. Ancak öykü boyunca yalnızca ilk karakterin bakışına bağlı kalınmışsa, bu geçişin bilinçli bir anlatım tercihi olarak kurulması gerekir.
Anlatıcı bilgi sınırlarını koruduğunda okur, karakterlerin yanlış anlamalarını ve eksik bilgilerini daha yakından deneyimler. Bir karakterin kuşkusu, okurun da kuşkusu hâline gelebilir. Gerçek sonradan ortaya çıktığında önceki sahneler farklı bir anlam kazanabilir.
Bununla birlikte bilgi saklamak, tek başına gerilim yaratmaz. Okurun bilmediği şeyin anlatının temel meselesiyle bir ilişkisi bulunmalıdır. Anlatıcı sürekli önemli ayrıntıları açıklamayı erteliyor, ancak bu gecikmeler olayların anlamını değiştirmiyorsa anlatı yapay biçimde gizemli hâle gelebilir.
7. Anlatıcının dili, öykünün dünyasını nasıl değiştirir?
Anlatıcı yalnızca olayları aktarmakla kalmaz; seçtiği kelimeler ve kurduğu cümlelerle anlatılan dünyaya ilişkin bir yorum da oluşturur.
Aynı mekân, farklı anlatıcıların dilinde başka anlamlar kazanabilir.
Birinci anlatım:
“Eski evin duvarları dökülüyordu. Pencerelerin ahşap çerçeveleri kararmış, bahçedeki taş yol otlarla kapanmıştı.”
İkinci anlatım:
“Ev hâlâ oradaydı. Duvarları dökülmüş, pencereleri kararmıştı. Bahçedeki taş yolun arasından otlar çıkıyordu. Çocukken bu yolu koşarak geçerdim; şimdi kapıya kadar yürümek bile zor geliyordu.”
İlk anlatım, mekânın fiziksel durumunu öne çıkarır. İkinci anlatımda ise aynı ayrıntılar karakterin geçmişi ve şimdiki deneyimiyle ilişkilendirilir. Taş yol, yalnızca bahçenin bir parçası değildir; çocukluk ile bugün arasındaki mesafenin de taşıyıcısıdır.
Bu fark, anlatıcının dilinin neden önemli olduğunu gösterir. Anlatıcı, neyi gördüğünü ve nasıl anlattığını seçerken okurun dikkatini belirli ayrıntılara yöneltir. Bu seçimler bir araya geldiğinde öykünün atmosferi, ritmi ve duygusal tonu oluşur.
Örneğin kaygılı bir karakter, çevresindeki küçük değişiklikleri tehdit işareti olarak yorumlayabilir. Başka bir karakter aynı ayrıntıları önemsiz bulabilir. Bu nedenle anlatıcı dili, yalnızca güzel cümleler kurmakla ilgili değildir; karakterin dünyayı nasıl algıladığını da yansıtır.
Anlatıcıyı seçerken şu sorular yararlı olabilir:
- Bu anlatıcı hangi ayrıntıları fark ediyor?
- Hangi olayları önemsiz buluyor?
- Mekânı duygusal, toplumsal veya fiziksel yönleriyle mi algılıyor?
- Cümleleri karakterin düşünme biçimine yakın mı?
- Anlatıcının dili, anlatılan olaylara karşı nasıl bir tutum sergiliyor?
Bu sorular, anlatım sesinin öyküye özgü olmasını sağlar.
8. Aynı sahne, üç farklı anlatıcı: Uygulamalı karşılaştırma
Bir karakterin yıllar önce terk ettiği eve döndüğünü düşünelim. Evde artık başka biri yaşamaktadır. Karakter kapıyı çalar, kapıyı açan kişi onu tanımaz. İçeri girmek için izin ister; ancak gerçek amacını söylemez.
Bu sahne, farklı anlatıcılarla farklı etkiler yaratabilir.
Birinci kişi anlatımı:
“Kapıyı çaldığımda içeriden bir çocuk sesi geldi. Kapıyı açan kadın beni tanımadı. Kendimi tanıtmadım. Yalnızca yıllar önce bu evde yaşadığımı söyledim. Kadın yüzüme baktı; sanki söylemediğim bir şeyi anlamış gibiydi. İçeri girmek istediğimi söyledim ama neden geldiğimi açıklayamadım.”
Bu anlatımda okur, karakterin söylediklerine ve kendi yorumlarına bağlıdır. Karakterin neden gerçek amacını sakladığı henüz açıklanmamıştır. Okur onunla birlikte belirsizlik içinde kalır.
Sınırlı üçüncü kişi anlatımı:
“Kapıyı çaldığında içeriden bir çocuk sesi geldi. Kadın kapıyı açtı; onu tanımadı. Adam kendisini tanıtmadı, yalnızca yıllar önce bu evde yaşadığını söyledi. Kadının yüzüne baktı. Bir an için onu tanıyacağını sandı, sonra yanıldığını anladı. İçeri girmek istediğini söyledi ama neden geldiğini açıklayamadı.”
Burada anlatım üçüncü kişidedir, ancak okur yine karakterin deneyimine yakındır. Kadının ne düşündüğünü doğrudan bilmeyiz. Adamın beklentisini ve yanılgısını takip ederiz.
Geniş bilgi alanına sahip anlatıcı:
“Kapıyı çaldığında içeriden bir çocuk sesi geldi. Kadın kapıyı açtı; karşısındaki adamı tanımadı. Adam kendisini tanıtmadı. Yıllar önce bu evde yaşadığını söylemekle yetindi. İçeri girmek istediğini açıkladığında kadın tereddüt etti. Adamın bilmediği şey, kadının evin eski sahibinden kalan bir mektubu günlerdir çekmecesinde sakladığıydı.”
Bu versiyonda anlatıcı, adamın bilmediği bir bilgiyi okura verir. Böylece merakın yönü değişir. Okur yalnızca adamın neden geldiğini değil, kadının sakladığı mektubun bu karşılaşmayla nasıl ilişkileneceğini de düşünmeye başlar.
Üç anlatımın hiçbiri kendiliğinden daha başarılı değildir. Seçim, öykünün hangi deneyimi öne çıkarmak istediğine bağlıdır. Karakterin belirsizliği ve iç dünyası temel mesele ise ilk iki anlatım elverişli olabilir. Okurun karakterden daha fazla bilgiye sahip olması ve olayların daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesi isteniyorsa üçüncü anlatım tercih edilebilir.
Önemli olan, anlatıcı seçiminin sahnenin amacına hizmet etmesidir.
9. Anlatıcı seçerken yapılan yaygın hatalar
Birinci kişi anlatımını daha samimi, üçüncü kişiyi daha nesnel saymak: Birinci kişi anlatıcı yalan söyleyebilir veya yanılabilir; üçüncü kişi anlatıcı da belirli bir karakterin bakışına sıkı biçimde bağlanabilir. Anlatım biçimi, tek başına doğruluk veya tarafsızlık garantisi vermez.
Anlatıcıyı yalnızca kişi zamirine göre seçmek: “Ben” veya “o” kullanmak, anlatımın bütün özelliklerini belirlemez. Bilgi sınırları, anlatıcının tutumu ve karakterle arasındaki mesafe de düşünülmelidir.
Anlatıcıyı sahne içinde gerekçesiz değiştirmek: Bir karakterin algısına bağlı anlatım, hiçbir hazırlık olmadan başka bir karakterin zihnine geçerse okurun yön duygusu bozulabilir. Böyle bir geçiş yapılacaksa bunun anlatısal bir gerekçesi ve anlaşılır bir düzeni bulunmalıdır.
Her şeyi açıklamak: Anlatıcı bütün duyguları, nedenleri ve geçmiş olayları açıklıyorsa okurun yorum alanı daralabilir. Bazı ayrıntıların davranışlar ve konuşmalar aracılığıyla sezdirilmesi daha etkili olabilir.
Her şeyi saklamak: Tersine, önemli bilgileri sürekli ertelemek de anlatıyı yapay biçimde gizemli hâle getirebilir. Okur, karakterlerin neden belirli biçimde davrandığını anlayabileceği yeterli işaretlere ihtiyaç duyar.
Anlatıcı dilini bütün karakterlerden bağımsız düşünmek: Özellikle bir karakterin algısına yakın anlatımda, kullanılan kelimeler ve seçilen ayrıntılar o karakterin dünyayla ilişkisini yansıtmalıdır. Her karakterin çevresini aynı biçimde algılaması, anlatının sesini tekdüzeleştirebilir.
10. Kendi öykün için anlatıcıyı nasıl seçebilirsin?
Anlatıcı seçimini yazmaya başlamadan önce kesinleştirmek zorunda değilsin. Bazen ilk taslak sırasında hangi anlatım biçiminin öyküye daha uygun olduğu ortaya çıkar. Ancak işe başlarken birkaç soruyu düşünmek, seçenekleri daraltmaya yardımcı olabilir.
Öykünün asıl meselesi ne? Bir karakterin kendisiyle hesaplaşması, geçmişi hatırlaması veya kendi davranışlarını sorgulaması anlatıcı seçimini etkileyebilir. Daha geniş bir toplumsal çevreyi, farklı insanların deneyimlerini veya kuşaklar arasındaki ilişkileri anlatmak istiyorsan başka imkânlara ihtiyaç duyabilirsin.
Okur neyi, ne zaman bilmeli? Okur yalnızca ana karakterin bildiklerini mi öğrenmeli? Başka karakterlerin düşüncelerini de bilmeli mi? Bir sırrı karakterden önce öğrenmesi mi, yoksa karakterle birlikte keşfetmesi mi daha etkili olur?
Anlatıcı karaktere ne kadar yakın durmalı? Karakterin duygularını ve düşüncelerini doğrudan göstermek mi istiyorsun, yoksa okurun davranışlardan ve ayrıntılardan sonuç çıkarmasını mı bekliyorsun?
Anlatıcının güvenilirliği önemli mi? Karakterin kendisini yanlış anlaması, geçmişi farklı hatırlaması veya okurdan bir gerçeği saklaması öykünün temel meselelerinden biriyse anlatıcının güvenilirliği özellikle önem kazanır.
Hangi anlatım dili öykünün atmosferine uygun? Yoğun iç gözlem, mesafeli bir anlatım, ironik bir ses veya geniş kapsamlı bir anlatıcı farklı okuma deneyimleri yaratabilir.
Bu soruların ardından aynı sahneyi iki farklı anlatım biçimiyle yazmayı dene. Birinci kişiyle yazdığın metinde karakterin iç dünyası daha görünür hâle geliyor olabilir; üçüncü kişi anlatımında ise olayların daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesini sağlayabilirsin.
Sonra yalnızca hangi versiyonun daha güzel cümlelere sahip olduğuna bakma. Hangi versiyonun öykünün temel sorusunu daha iyi taşıdığını, hangi bilgileri gereğinden erken açıkladığını ve hangisinin okurda daha anlamlı bir merak yarattığını değerlendir.
Bazen ilk seçimin doğru çıkar. Bazen de iki anlatım biçiminin güçlü yanlarını karşılaştırmak, üçüncü bir çözüm bulmanı sağlar.
Sonuç: Anlatıcı, okurun hikâyeye açılan kapısıdır
Öyküde anlatıcı seçimi, birinci veya üçüncü kişiyle yazma kararından daha geniş bir meseledir. Anlatıcı, okurun hangi bilgilere ulaşacağını, karakterlere ne kadar yaklaşacağını, olayları hangi yorum çerçevesi içinde göreceğini ve anlatılanlara ne ölçüde güveneceğini etkiler.
Birinci kişi anlatımı, karakterin öznel deneyimini ve kendi hikâyesini anlatma biçimini öne çıkarabilir. Sınırlı üçüncü kişi anlatımı, karakterin algısına yakın dururken anlatıcıya farklı bir dilsel konum sağlar. Her şeyi bilen anlatım ise farklı karakterlerin deneyimlerini ve tek bir kişinin bilgisiyle sınırlı olmayan ilişkileri görünür kılabilir. Güvenilmez anlatıcı, anlatılanla yaşanan arasındaki farkı araştırmaya imkân verir.
Bunların hiçbiri her öykü için geçerli bir reçete değildir. Aynı anlatıcı türü, farklı metinlerde farklı sonuçlar yaratabilir. Önemli olan, seçilen anlatım biçiminin öykünün karakterleri, olay örgüsü, atmosferi ve temel meselesiyle uyumlu olmasıdır.
Bir öyküye başlamadan önce kendine şu soruyu sor: Okurun bu hikâyeyi yalnızca öğrenmesini mi, yoksa belirli bir karakterin sınırlı bilgisi ve duyguları içinden yaşamasını mı istiyorum?
Bu sorunun cevabı, anlatıcı seçimini belirginleştirebilir. Çünkü anlatıcı, hikâyeyi aktaran bir ses olmanın ötesinde, okurun kurmaca dünyaya nasıl gireceğini ve o dünyadan neyle ayrılacağını belirleyen temel anlatı unsurlarından biridir.
İleri okuma
Anlatıcı seçimi, öykünün diğer anlatı unsurlarından bağımsız düşünülemez. Öyküde Zaman ve Mekân Nasıl Kullanılır? yazısı, olayların hangi zaman ve mekân düzeni içinde sunulduğunu; Edebiyatta Atmosfer Nasıl Oluşturulur? yazısı, anlatımın okurda yarattığı duygu ve algıyı; Kısa Öykü ile Roman Arasındaki Farklar yazısı ise anlatım alanının türlere göre nasıl değişebildiğini ele almak için bu konuyu tamamlayabilir.
