Bir romanın ilk cümlesi, okurun karşılaştığı ilk bilgi değildir yalnızca; romanın nasıl okunacağına açılan ilk kapıdır. Bazen bir karakteri tanıtır, bazen zamanı belirler, bazen bir mekâna bırakır bizi. Bazen de henüz ortada hiçbir olay yokken, açıklanması gereken bir şey varmış hissi uyandırır.
Güçlü bir başlangıcın asıl gücü ise her şeyi anlatmasında değildir. Tam tersine, çoğu zaman bir şeyi eksik bırakmasındadır.
Okur o eksik parçanın peşine düştüğü anda roman işlemeye başlar.
Bu yüzden bir romanın ilk cümlesini okurken “Ne anlatılıyor?” sorusundan önce başka bir soru sormak daha verimlidir:
“Yazar neden tam olarak bu cümleyle başladı?”
Çünkü ilk cümle olayların tamamını açıklamak zorunda değildir. Onun görevi, okurun dikkatini doğru yere çevirmektir.
İlk Cümle Neyi Kurar?
Bir romanın ilk cümlesi aynı anda birkaç işi üstlenebilir. Anlatıcının kim olduğunu sezdirir. Bir zamanı açar. Bir mekân kurar. Bir karakteri sahneye çıkarır. Bir çatışmanın ilk işaretini verir. Bazen de yalnızca metnin sesini belirler.
Bunların hepsinin bulunması gerekmez. Hatta çoğu güçlü başlangıç, birkaç şeyi özellikle yaparken birkaç şeyi özellikle saklar.
İlk cümlede şunlara bakabilirsiniz:
-
Anlatıcı: Kim konuşuyor ve ne kadarını biliyor?
-
Zaman: Olay şimdi mi, geçmişte mi, belirsiz bir zamanda mı yaşanıyor?
-
Mekân: Hikâye nerede açılıyor?
-
Bakış açısı: Dünyayı kimin gözünden görüyoruz?
-
Çatışma: Bir sorun daha ilk anda seziliyor mu?
-
Ton: Metin sakin, ironik, tehditkâr, mesafeli veya samimi mi?
-
Bilgi: Okura ne veriliyor?
-
Eksik bilgi: Okurdan ne saklanıyor?
Son iki madde özellikle önemlidir. Çünkü romanın merakı çoğu zaman verilen bilgiden değil, verilmeyen bilginin çevresinde oluşur.
Bazen Bir Cümle, Romanın Büyük Sorusu Olur
Lev Tolstoy’un Anna Karenina romanının başlangıcı bu açıdan dikkat çekicidir:
“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine özgüdür.”
İlk bakışta bu cümle bir düşünce, hatta bir özdeyiş gibi durur. Fakat romanı okudukça cümlenin yalnızca aile mutluluğu üzerine söylenmiş genel bir söz olmadığını fark ederiz. Tolstoy daha ilk anda okura bir bakış ölçüsü vermektedir: aile, mutluluk, mutsuzluk ve bireysel hayat arasındaki ilişkiye dikkat etmemizi ister.
Burada ilginç olan şudur: Roman daha Anna’yı, Levin’i, Kitty’yi veya Vronski’yi tanıtmadan önce okura bir soru bırakır:
İnsanların mutsuzluğu neden birbirinden bu kadar farklıdır?
İlk cümle bazen hikâyeyi başlatmaz; hikâyeyi nasıl değerlendireceğimizi başlatır.
Bu nedenle bazı romanların ilk cümlelerini okurken olay aramak yerine, cümlenin ileride karşımıza çıkacak olaylar için nasıl bir düşünce çerçevesi kurduğuna bakmak gerekir.
İlk Cümle Her Zaman Kahramanı Öne Çıkarmaz
Gustave Flaubert’in Madame Bovary romanı farklı bir başlangıç yapar. Romanın başında okur doğrudan Emma Bovary ile karşılaşmaz. Önce sınıfa yeni gelen Charles Bovary’nin görüntüsü üzerinden bir sahne kurulur. Yeni öğrencinin sınıfa gelişi, diğer öğrencilerin bakışları ve onun üzerindeki ayrıntılar anlatının ilk dikkat merkezini oluşturur.
Bu tercih önemlidir. Çünkü romanın ilerleyen bölümlerinde hayatının ağırlık merkezine dönüşecek Emma’nın dünyasına doğrudan girmek yerine, önce Charles’ın dünyasına gireriz. Böylece roman bize daha ilk sayfalarda yalnızca “kim hakkında okuyacağımızı” değil, kimin bakışından başlayacağımızı da gösterir.
İlk cümleyi okurken bu nedenle yalnızca özneye değil, dikkatin nereye yöneltildiğine bakmak gerekir.
Bir romanda ilk paragrafı okuduktan sonra kitabı kapatın ve kendinize şunu sorun: “Yazar bana ilk olarak kimi veya neyi görmemi istedi?”
-
Bir insan mı?
-
Bir ev mi?
-
Bir şehir mi?
-
Bir eşya mı?
-
Bir olay mı?
-
Bir düşünce mi?
Bu seçim çoğu zaman tesadüf değildir.
Verilen Bilgi Kadar Saklanan Bilgi de Önemlidir
Bir başlangıcın gücünü yalnızca içinde bulunan bilgiler belirlemez. Bazen asıl mesele, okurun bilmek istediği şeyin henüz söylenmemesidir.
Örneğin:
“O sabah evden çıktığında geri dönmeyeceğini bilmiyordu.”
Bu cümle bize oldukça fazla şey söyler. Bir karakter vardır, bir sabah vardır ve karakter evden çıkmaktadır. En önemlisi, okur karakterin eve dönmeyeceğini öğrenmiştir.
Ama neden dönmeyeceğini bilmez.
İşte merak tam burada oluşur. Romanın bundan sonra bize “ne olacak?” sorusunu sordurmasına gerek kalmaz. Artık başka bir soru vardır: “Neden?”
Bu küçük fark, roman okumada önemlidir. Çünkü her merak “sonra ne olacak?” merakı değildir:
-
Bazen okur sonucu bilir ama sonuca götüren nedeni bilmez.
-
Bazen sonucu değil, nedeni bilir ama bunun nasıl gerçekleşeceğini merak eder.
-
Bazen de hem sonucu hem nedeni bilir; bu kez karakterlerin o sonuca nasıl ulaşacağını izler.
İyi romanlar merakı yalnızca olay saklayarak kurmaz; bilginin sırasını değiştirerek kurar.
İlk Cümledeki Fiile Dikkat Edin
İlk cümledeki fiil, düşündüğümüzden daha fazla şey anlatabilir:
-
Girdi.
-
Bekliyordu.
-
Hatırladı.
-
Unuttu.
-
Dönmüştü.
-
Bilmiyordu.
-
Öldü.
Bu fiillerin her biri farklı bir anlatı ihtimali yaratır.
“Kapıyı açtı.”
ile
“Kapıyı açmayı hatırladı.”
aynı şey değildir.
İlkinde basit bir eylem vardır; ikincisinde ise geçmişe ilişkin bir boşluk ortaya çıkar.
Benzer şekilde:
“Adam öldü.”
ile
“Adamın öldüğünü henüz bilmiyordu.”
arasında yalnızca birkaç kelimelik bir fark vardır; fakat anlatı açısından iki ayrı dünya kurulur.
İlk cümle sonucu bildirir. İkinci cümle ise bilgi ile gerçeklik arasına mesafe koyar. Roman sanatının önemli bir bölümü tam da bu mesafede çalışır.
Bu yüzden ilk cümleyi okurken yalnızca isimlere değil, fiillere de bakın:
-
Karakter ne yapıyor?
-
Neyi bilmiyor?
-
Neyi hatırlıyor?
-
Neyin gerçekleştiği daha şimdiden belli?
Bunlar romanın ileride kuracağı zaman ve bilgi düzeni hakkında ipuçları verebilir.
İlk Cümle Bir Kamera Açısı Gibi Çalışabilir
İlk cümleyi anlamanın pratik yollarından biri onu bir kamera açısı gibi düşünmektir. Kamera nereye bakıyor? Uzağa mı, yakına mı? Bir kişinin yüzüne mi, kalabalığa mı? Bir evin içine mi, bir şehrin üzerine mi? Geçmişe mi, şimdiki zamana mı?
Örneğin:
“Şehir o sabah alışılmadık derecede sessizdi.”
ile
“Ben o sabah şehirden ayrıldım.”
aynı hikâyenin başlangıcı değildir.
İlkinde dünya önce gelir, ikincisinde anlatıcı. İlk cümlede kullanılan özne bile okurun bakışını değiştirebilir.
Bu yüzden ilk cümleyi okurken şu soruyu da sorun:
“Bu roman bana dünyayı mı gösteriyor, yoksa bir insanın dünyayı görüşünü mü?”
Bu ayrım özellikle birinci kişi ve üçüncü kişi anlatılarında önem kazanır.
İlk Cümlede Zamanın Kapısı da Açılır
Bazı romanlar olayın tam ortasından başlar. Bazıları yıllar sonrasından geçmişe bakar. Bazıları ise daha ilk cümlede zamanın karışacağını hissettirir.
Örneğin:
“O günü yıllar sonra düşündüğünde, her şeyin o sabah başladığını anladı.”
Burada aynı anda iki zaman vardır: Olayın yaşandığı zaman ve olayı anlatan kişinin sonraki zamanı.
Dolayısıyla okur yalnızca “ne oldu?” sorusunu takip etmez. Şunu da merak eder: “Bu kişi, yaşadığı olaya yıllar sonra neden böyle bakıyor?”
İlk cümle bazen hikâyenin zamanını değil, hikâyeye bakılan zamanı belirler. Bu ayrımı fark etmek; özellikle anı, hatırlama, geçmişe dönüş ve parçalı anlatılar kullanan romanlarda çok değerlidir.
İlk Cümle ile Son Arasında Gizli Bir Bağ Olabilir
Bazı romanlarda ilk cümlenin gerçek ağırlığını anlamak için son sayfaya ulaşmak gerekir. Başlangıçta sıradan görünen bir söz, karakterin başından geçenleri öğrendikten sonra başka bir anlam kazanabilir.
Bunun için roman bittikten sonra ilk sayfaya dönmek iyi bir okuma deneyidir. İlk cümleyi tekrar okuyun ve kendinize şunu sorun: “Bunu artık ilk okuduğumdaki gibi mi okuyorum?”
Cevap çoğu zaman hayırdır. Çünkü artık karakterleri tanıyorsunuzdur, olayların sonucunu biliyorsunuzdur ve bazı sözlerin neden söylendiğini öğrenmişsinizdir. İlk cümledeki küçük bir ayrıntı artık başka bir anlam taşıyabilir.
Burada önemli olan, başlangıç ile son arasında mutlaka kelimesi kelimesine bir tekrar bulunması değildir.
-
Bazen aynı soru geri döner.
-
Bazen aynı imge.
-
Bazen aynı çatışma.
-
Bazen de başlangıçta önemsiz görünen bir ayrıntı finalde ağırlık kazanır.
Bu nedenle ilk cümle yalnızca ileriye doğru okunmaz; roman bittikten sonra geriye doğru da okunur.
İlk Cümleyi Bir Kez de “Şüpheyle” Okuyun
İkinci okumada ilk cümleye başka bir gözle bakabilirsiniz.
-
İlk okumada: “Yazar bana ne anlatıyor?” diye sorun.
-
Sonra: “Yazar bana bunu neden şimdi anlatıyor?” diye sorun.
Aradaki fark küçüktür ama okuma biçimini değiştirir. Çünkü romanlarda bilgi yalnızca içerik değildir; zamanlamadır. Bir bilginin ilk sayfada verilmesiyle yüzüncü sayfada verilmesi aynı anlama gelmez. Aynı cümle farklı bir yerde kullanıldığında farklı bir etki yaratabilir.
Bu yüzden ilk cümledeki her ayrıntı için şu soruları sormak metnin kuruluşunu görmeye yardım eder:
-
Neden burada?
-
Neden şimdi?
-
Neden bu kelimeyle?
-
Neden bu bakış açısından?
İlk Cümleyi Okumak İçin Küçük Bir Yöntem
Yeni bir romana başladığınızda ilk cümleden sonra hemen devam etmek yerine birkaç saniye durun. Şu yedi soruya cevap verin:
-
Kim var? (Karakter, anlatıcı, kalabalık, gözlemci?)
-
Neredeyiz? (Mekân açık mı, belirsiz mi?)
-
Ne zaman? (Şimdi mi, geçmiş mi, başka bir zaman mı?)
-
Ne biliyoruz? (Cümlenin açıkça verdiği bilgi ne?)
-
Ne bilmiyoruz? (Cümlenin özellikle sakladığı bilgi ne?)
-
Ne bekliyoruz? (Bu cümleden sonra hangi sorunun cevabını arayacağız?)
-
Cümle bize nasıl bir ses veriyor? (Sakin mi, soğuk mu, alaycı mı, tehditkâr mı, samimi mi?)
Sonra ilk paragrafı okuyun. İlk tahminleriniz değişti mi? Değiştiyse, romanın sizi nasıl yönlendirdiğini daha ilk sayfada yakalamışsınız demektir.
İlk Cümle Her Zaman Çarpıcı Olmak Zorunda Değildir
Burada bir yanılgıyı ayırmak gerekir. İyi romanın ilk cümlesi mutlaka “vurucu” olmak zorunda değildir.
-
Bazı başlangıçlar gösterişli değildir.
-
Bazıları yalnızca sakin bir sahne açar.
-
Bazıları okura bilgi verir.
-
Bazıları ise ilk okumada neredeyse sıradan görünür.
Fakat mesele ilk cümlenin tek başına ne kadar etkileyici olduğu değildir. Asıl soru şudur: “Bu cümle romanın geri kalanıyla birlikte neye dönüşüyor?”
Çünkü bazı cümlelerin anlamı ilerledikçe büyür. İlk sayfada küçük olan bir ayrıntı yüzüncü sayfada önem kazanabilir. İlk bölümde sıradan görünen bir söz, finalde karakterin bütün hikâyesini başka türlü düşündürebilir.
Bu yüzden ilk cümleye bir “edebiyat yarışması cümlesi” gibi bakmak yerine, romanın bütün yapısı içindeki görevine bakmak daha verimlidir.
İlk Cümleden Sonra İlk Paragrafa Bakın
Bir cümleyi tek başına kutsamak da başka bir yanılgıdır. Bazen ilk cümle yalnızca bir kapıdır; asıl mimari ilk paragrafta kurulur:
-
İlk cümle bir soru bırakır.
-
İkinci cümle soruyu genişletir.
-
Üçüncü cümle başka bir ayrıntı getirir.
-
Dördüncü cümlede okur artık ilk cümlenin neden seçildiğini anlamaya başlar.
Bu yüzden romanın başlangıcını okurken İlk Cümle → İlk Paragraf → İlk Sayfa şeklinde üç aşamalı düşünmek yararlıdır.
İlk cümledeki beklenti ilk paragrafta güçleniyor mu, değişiyor mu, boşa mı çıkarılıyor? Başka bir karakter mi öne çıkıyor, zaman mı değişiyor, anlatıcı mı kendini belli ediyor? İşte romanın gerçek başlangıç stratejisi burada görünmeye başlar.
Sonuç: İlk Cümle Bir Özet Değil, Bir Sözleşmedir
Bir romanın ilk cümlesi romanın tamamını açıklamaz. Zaten açıklamamalıdır. Onun görevi okura bütün cevapları vermek değil, doğru soruyu sordurmaktır.
Bazen bize bir aileyi gösterir, bazen bir insanı, bazen bir şehri, bazen bir kapıyı, bazen yalnızca tek bir hareketi… Fakat o küçük başlangıç, romanın nasıl okunacağına ilişkin ilk ipucunu taşır.
Bu yüzden bir romanı okumaya başlarken ilk cümleyi geçilecek bir eşik gibi değil, metnin okuma anahtarlarından biri gibi düşünmek gerekir.
Ve romanı bitirdiğinizde ilk sayfaya dönmekten çekinmeyin. Çünkü iyi bir başlangıç, yalnızca romanın başında çalışmaz; son sayfadan sonra da çalışmaya devam eder. Belki ilk cümlede fark etmediğiniz bir kelime artık önemlidir, belki başlangıçta sorduğunuz soru değişmiştir, belki de yazarın size daha ilk anda söylediği şeyi değil, söylemediği şeyi nihayet görmüşsünüzdür.
İşte roman okumak biraz da budur: İlk cümlede verilen cevabı aramak değil, o cümlenin açtığı sorunun peşinden son sayfaya kadar gitmek. Ve bazen roman bittiğinde insanın aklında kalan ilk şey son cümle değil, ilk cümledir. Çünkü iyi bir romanın başlangıcı yalnızca hikâyeyi başlatmaz; okurun zihninde hikâyenin devam edeceği yeri de bırakır.
Peki ya yazar tam tersini yaparsa?
Bir karakter konuşmazsa…
Bir soruya cevap vermezse…
Bir olayın en önemli yerini anlatmadan geçerse…
Bir konuşmanın ortasında susarsa…
O boşluk gerçekten boşluk mudur? Yoksa romanın en önemli cümlesi, söylenmeyen cümlenin kendisi midir?
Bir sonraki yazıda tam da bunun peşine düşeceğiz:
Bir Romanda Sessizlik Ne Anlatır? Söylenmeyeni Okuma Sanatı
