Yaşar Kemal ve Dil Zenginliği

Yaşar Kemal ve Dil Zenginliği

I.

Yaşar Kemal (1923–2015), yalnızca Türk yazınının değil, dünya edebiyatının da en güçlü kalemlerinden biri olarak anılmaktadır. Onun yapıtları, Anadolu insanının yaşamını, doğa ile kurduğu ilişkiyi, toplumsal adalet arayışını ve özellikle de Türkçenin sözlü ve yazılı birikimini dile getirmesi bakımından ayrıcalıklı bir yerde durur. Bu yazıda, Yaşar Kemal’in Türkçenin zenginleşmesine yaptığı katkılar ele alınırken, yalnızca yapıtlarının içeriği değil, aynı zamanda onun dünyaya geldiği tarihsel dönem, Türkiye’nin okuryazarlık düzeyi, yayıncılık dünyası ve edebiyat ortamını da dikkate almak gerekir. Çağını kavramış bir yazarı yaşadığı tarihsel, toplumsal koşullardan yalıtarak değerlendirmek, özellikle de Türkiye gibi dili, kültürü uzun yüzyıllar yönetim erki tarafından görmezlikten gelinmiş, hatta o dili yaratan ana unsur, yani Türkler “edrakı bi idrak” görülmüşse sorunu bu çerçeveden yalıtarak değerlendirmek eksik olur. Böylelikle, dil sevgisini ve halk kültüründen beslenen anlatısını, daha geniş bir bağlamda değerlendirmek olanağı doğacaktır.

Yaşar Kemal, 1923 yılında Osmaniye’nin Hemite (bugünkü Gökçedam) köyünde dünyaya geldi. Adını, önce Kozan, sonra da Urfa milletvekilliği yapmış olan, babası Sadık Bey’in yakın dostu Ali Ursavaş,  Mustafa Kemal olarak koyuyor: “Cumhurbaşkanımızın adını verelim” diyer (Andaç, 2016:36). Esas adım: “Mustafa Kemal” diyor Yaşar Kemal. Cumhuriyet’in ilk yılları, okuryazarlığın düşük olduğu, kırsal bölgelerde sözlü kültürün baskınlığını sürdürdüğü bir dönemdi. Bu durum, onun çocukluğunu biçimlendiren en temel etkenlerden biri oldu. Küçük yaşta köy odalarında anlatılan masallar, türküler, destanlar ve ağıtlarla karşılaştı; Çukurova’nın Ermeni, Kürt, Türkmen ve Yörük halklarının sözlü gelenekleriyle beslendi. Yörenin ünlü âşıkları ile tanıştı, onları dinledi, onlardan beslendi ve onlar gibi söylemeye, anlatmaya başladı.

Yazıyı Öğrenme ve Bellek Oluşturma

Okuma bilmediği 7-8’li yaşlarda (ilkokula 9 yaşında başlamıştır) yörenin âşıklarından duyduğu şiirleri söyleyerek birikimini çoğaltmaya çalışıyordu. Bu dönemde doğduğu Hemite köyüne yakın, Hörü Uşağı Köyü’nden Kul Abdurrahman diye ünlü bir âşıktan, Afşin tarafından Âşık Rahmi’den beslenir, onların Karacaoğlan söylemelerinden etkilenir. Hatta o yaşlarda Ãşık Rahmi ile çakıştırılır, adı Âşık Kemal olarak yürür.  Duygusal kırılmanın sözle akrabalığı ve yazı denilen bellek  mücizesi bir bakıma babasının arkadaşı Zala’nın oğlunun vurulması ile başlar. Zala’nın oğlu eşkıyadır, onların evine gelip gitmektedir. Vurulur.  Sevdiği bu eşkıya için ağıt yakar. Anası da çok sever bu ağıdı, ne var ki söylediği ağıdı ertesi gün unutur.  Anımsadığı bir olay vardır: “Bir gün köye bir çerçi geldi. Borca veriyor,  onu da yazıyor. “Bu ne?” dedim amcama, “Bu yazı,” dedi. Yazı mazı bildiğimiz yok o devre kadar. İmam var, Ferhat Hoca, onun da okuryazarlığı yok.” (Andaç, 2016:38).

O yıllar Türkiyesinin gerçekliğini yansıtacağı için  Yaşar Kemal özelinden bir bilgiyi daha paylaşalım: Doğduğu köyde, yani Hemite’de okul yoktur. Hemite ile birlikte civarındaki Endel, Çığcık, Aşağıbozkuyu, Yukarıbozkuyu, Bahçe, Kırmacılı, Kesikkeli köylerinde de okul yoktur. Sadece bir tanesinde, yani Hamite’de cami vardır, onun da imamı Ferhat hoca okuma yazma bilmemektedir.

Duyargaları açık bir çocuk olduğu ve küçük yaşına karşın âşıklık gibi bir işi görev edindiği için olan bitenden haberdardır. Başka bir köy, Burhanlı Köyü’nde okul vardır. Arkadaşı Mehmet Şahin’in ablası, o köydedir, ilk defa okula gidip gelenlerden biridir Mehmet. Onun yanına takılıp, okula gitme macerası böyle başlıyor.

İlkokul sıralarında onunla aynı sınıfta başka bir âşık daha vardır: Çok güzel saz da çalan Âşık Mecit.

II.

Henüz 4,5 yaşındayken 1927 yılında camide, namaz kılarken babası evlatlığı Mustafa tarafından gözü önünde bıçaklanarak öldürülür. Bu Yaşar Kemal’in “yüreğinin yanmasına” sabahlara kadar yüreğim yandı diye feryadına ve uzun süre, on iki yaşına kadar konuşma yetisini kaybetmesine ve kekeme kalmasına yol açar. Dağlara vurur kendini ve türkülere sığınır, Çünkü türkü söylediğinde dili sürçmez, kekelemez.

Bu yıllarda Türkiye’nin genel görünümü de dikkate değerdir. 1935 nüfus sayımına göre ülkede okuryazarlık oranı %20’lerin altındaydı. Bu, halkın büyük bölümünün sözlü anlatı geleneğiyle kültürel aktarımı sürdürdüğü anlamına gelir. Yaşar Kemal’in yazarlığının beslendiği kaynak, işte bu sözlü bellektir. Aynı zamanda, Cumhuriyet’in dil politikaları, Türkçenin arılaştırılması ve halk edebiyatına ilginin artışı, onun kuşağını doğrudan etkilemiştir. Köy Enstitüleri’nin açılması (1936-1946) da kırsaldan çıkan birçok genç gibi, halk kültürüne ve Türkçeye yönelişi güçlendirmiştir.

Yaşar Kemal’in yazarlık serüveni 1930’ların ikinci yarısında, Adana’da çeşitli dergilere yazdığı şiirlerle başladı. Ortaokul ikinci sınıftayken, Zuhuri Danışman’ın çıkardığı Yeni Işık adlı derginin Türkiye çapında açmış olduğu şiir yarışmasına katılarak birinci olur. Ödül ise, yüz tane kitaptır.

Kendisini etkileyen öğretmenler arasında Cengiz Tuncer ve Süleyman Tar adlarını anar. Bir de ortaokuldan sonra etkilendiği bir isim vardır, o yılların şairi Rasim Göknel. Göknel de öğretmendir, Çığ adında bir de dergi çıkarırlar. Adana Halkevi yayını olan Görüşler ve bölgenin en yaygın gazetesi Yeni Adana’da şiirleri çıkmaktadır. O yıllarda Adana’da öğretmen olan Arif Nihat Asya ile dostluğu olur. Onunla yeni çıkan kitapları, örneğin ilk baskısı 1940 yılında yapılan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ını birlikte okurlar.

Derleme çalışmalarına girişir, ilk önce birlikte çapa yaptığı ırgatlardan “Çifte Çapa Manileri”ni derler.  Ağıtlara yoğunlaşır.  1941’de tamamladığı  derlemesi 1943 yılında alanının ilk  çalışması ve  Adana Halkevi’nin de ilk yayını olan Ağıtlar 1 yayınlanır.

“Babamın sağlığında, büyük Türk destancıları gelir, evde sabahlara kadar destan söyler, günlerce misafir kalırlardı. Çorak Ökkeş de gelirdi, böbümün köyüne, Araplı Köyü’nden. Haksız Oğlan anlatırdı. Vehit Bey anlatırdı, bu tütün kaçakçısıydı; sonra Gavurdağlı Ãşık Hacı’yı hatırlıyorum, o da tütün kaçakçısıydı. Tütün getirir, satarlardı. Babamın evine konuk oldu o da. Destancılar da babamın evine gelirdi, hem Kürt, hem Türk destancıları. Baba öldükten sonra Gebenli Kçük Mehmet, Mustafa Emmi, Güdümen Ahmet köye gelirdi, bize. Hemite’nin kayalığına bahar günleri otururlar, Köroğlu söylerlerdi.” (Andaç, 2016:56).

Asıl ününü ise 1955 yılında yayımlanan İnce Memed ile kazandı. Bu roman, yalnızca bir köylü isyanını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda Türkçenin halk söyleyişleriyle dolu, destansı bir anlatı imkânı kazandığını gösterir. Abdi Ağa’nın buyurgan dili ile Memed’in özgürlük arayışını dile getiren sözleri arasındaki karşıtlık, yalnızca bir karakterler çatışması değil, aynı zamanda Türkçenin farklı toplumsal katmanlardaki seslerinin karşılaşmasıdır. Yaşar Kemal burada, halkın dilini edebiyata taşıyarak yazınsal Türkçeyi zenginleştirmiştir.

İlk okuduğu roman Alphonse Daudet’nin “Kimsesiz Çocuk” adlı kitabıdır. Daudet ailesinin Çukurova ile özel bir bağı vardır, Ceyhan’a ilk fabrikayı açan,  yazar Daudet’nin torunu Charles Daudet’tir.

III.

Yaşar Kemal, yazınsal çabayı dil yaratmanın başat ögesi olarak görür. Her yeni romanın yeni bir dil demek olduğunu, biçemin gerekliliği, kurmacasının özgünlüğü açısından gerekli görür:

“Bir roman, bir şiir dili yaratmak başlı başına  yeni bir çabadır. Bir olayı, bir oluşumu dille anlatıyorsun. Düşündüğünü anlatabilmek için en sıcak, en yürekten, sevgi dolu bir dil gerek. Dilin kalıplaşmışı hem çok tehlikeli, hem de bulunmaz bir ustalıktır. Kimi sözcükler çok kullanılmış, pörsümüştür. O sözcüğün dirilmesi, özsel gücüne kavuşması için yaratıcı söz ustasının eline geçmesi gerek. Bizdeki kötü sinema Türkçesi birçok sözcüğü kullanılmaz hale getirdi, öldürdü. Bu ölü sözcükler, eski görkemine varmak için ustalarını bekliyor. Bir usta, fersudeleşmiş her sözcüğü alır, taptaze yapar, yerine koyar.” (Andaç, 2016:99-100)

Onun katkısını yalnızca İnce Memed ile sınırlamak yanlış olur. 1967’de yayımlanan Üç Anadolu Efsanesi, halk söylencelerini yeniden yorumlayarak Türkçeye masalsı ve şiirsel bir anlatım kazandırmıştır. 1970’te yayımlanan Ağrıdağı Efsanesi, töre ile aşkın çatışmasını işlerken epik ve lirik dengesiyle dilin ufkunu genişletmiştir. 1974–1976 yılları arasında yazdığı Akçasazın Ağaları dizisi, Çukurova’daki sınıfsal düzeni ve pamuk ağalarının dünyasını destansı betimlemelerle gözler önüne sermiştir. 1988–1992 arasında kaleme aldığı Karıncanın Su İçtiği dizisi ise savaşın, göçün ve yoksulluğun yarattığı yıkımı anlatırken doğa ile insan arasındaki bağları destansı bir biçimde ortaya koyar.

Yaşar Kemal yalnızca romanlarıyla değil, deneme ve röportajlarıyla da Türkçeye katkıda bulunmuştur. 1971’de yayımlanan Bu Diyar Baştan Başa adlı röportaj dizisi, Anadolu’nun köy köy dolaşılarak halkın dili, yaşamı ve türkülerinin kayıt altına alındığı eşsiz bir yapıttır. Yine 1960’da yazdığı ‘Vatandaş Türkçeyi Sev’ başlıklı denemesi, dil sevgisinin yalnızca ulusal değil, evrensel bir değer olduğunu vurgular. Ona göre Türkçeyi sevmek, Anadolu’nun tüm halklarının ortak belleğini sevmek demektir. Bu anlayış, Türkçeye duyulan bağlılığı halkların kardeşliği düşüncesiyle birleştirir.

Yaşar Kemal’in dilinde doğa, başlı başına bir kahramandır. Dağlar, ırmaklar, rüzgârlar canlı birer varlık gibi anlatılır. Bu yaklaşım, Türkçenin betimleme gücünü ve şiirselliğini artırmıştır. Örneğin Akçasazın Ağaları’nda Çukurova pamuk tarlaları bir tablo gibi betimlenir; Ağrı Dağı Efsanesi’nde dağ göğe uzanan bir mızrak gibidir. Bu imgeler, Türkçeye yeni bir görsellik boyutu kazandırmıştır.

Yaşar Kemal’in anlatısında dikkat çeken bir başka nokta çok sesliliktir. Ermeni âşıkların türkülerinden Kürt dengbêjlerin destanlarına, Türkmen ozanların deyişlerinden Arap hikâyecilerin anlatılarına kadar Anadolu’nun tüm sözlü gelenekleri onun dilinde buluşur. Bu, Türkçeyi yalnızca bir ulusun değil, bir coğrafyanın belleği haline getirir. Onun yaklaşımı, dillerin ve kültürlerin birbirini beslediği fikrine dayanır. Türkçeyi zenginleştiren yalnızca Türk kökenli sözlü ürünler değil, Anadolu’da yaşayan bütün halkların katkılarıdır.

Sonuç olarak, Yaşar Kemal’in katkısı yalnızca bir yazarın başarısı değildir. O, Türkçeyi halkın sözlü kültürüyle beslemiş, doğa betimlemeleriyle görselleştirmiş, çok seslilikle toplumsal çeşitliliği yansıtmış, dil sevgisiyle halkların ortak belleğini korumuştur. Türkçeyi yalnızca bir iletişim aracı değil, bir sanat ve yaşam kaynağı haline getirmiştir.

Yaşar Kemal’in yazarlığını anlamak için yalnızca onun bireysel serüvenine değil, Türkiye’nin tarihsel bağlamına da bakmak gerekir. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Türkiye’de okuryazarlık oranı %20’nin altındaydı. Kırsal bölgelerde sözlü kültür birincil aktarım aracıydı. Bu bağlamda Yaşar Kemal’in çocukluğunu geçirdiği Çukurova, Ermeni, Kürt, Arap, Türkmen ve Yörük topluluklarının bir arada yaşadığı, çok sesli bir coğrafyaydı. Onun masalları, destanları ve türkülerle örülü belleği, yazarlığının temel kaynağı oldu.

Cumhuriyet’in kuruluşu ve onu izleyen yıllarda dil politikaları da edebiyatın yönünü belirleyen unsurlardan biriydi. Dil Devrimi, arı Türkçeyi yerleştirme çabası, halk edebiyatına duyulan ilgi ve Köy Enstitüleri hareketi, Yaşar Kemal’in kuşağını doğrudan etkiledi. Köy Enstitüleri, özellikle kırsaldan çıkan gençlerin halk kültürünü yazınsal dile taşımaları için bir zemin oluşturdu. Yaşar Kemal her ne kadar bu enstitülerde eğitim görmemiş olsa da, onların yarattığı kültürel iklimden beslendi.

1940’lı ve 1950’li yıllarda Türkiye’nin edebiyat ortamı da dönüşüm geçiriyordu. Halkevleri dergileri ile yaygınlık ve çeşitlilik kazanan basım-yayın dünyası Varlık, Yücel, Seçilmiş Hikâyeler gibi dergilerin varlığı da genç yazarlar için birer okul işlevi görüyordu. Yaşar Kemal’in ilk şiir ve öyküleri bu dergilerde yayımlandı. Onun gazetecilik yılları, özellikle Anadolu’daki röportajları, hem halkın dilini yakından tanımasına hem de yazınsal biçimini geliştirmesine katkı sağladı. 1940’larda Abidin Dino ve Arif Dino, 1943’te de Orhan Kemal  ile kurduğu dostluk da onun sanat anlayışında belirleyici oldu.

1955’te yayımlanan İnce Memed, yalnızca bir roman değil, Türkçenin zenginleşmesi açısından bir dönüm noktasıdır. Romanın halk dilini yazıya taşıması, destansı bir yapıyla birleşerek Türkçeye yeni bir anlatım gücü kazandırdı. Abdi Ağa’nın buyurgan dili ile Memed’in özgürlük arzusunu dile getiren sözleri arasındaki fark, yalnızca sınıfsal çatışmayı değil, dilin toplumsal çeşitliliğini de ortaya koyuyordu. Romanın görkemli doğa betimlemeleri, Türkçenin resimsel yönünü güçlendirdi.

1967’de yayımlanan Üç Anadolu Efsanesi, halk belleğinin yazıya geçirilmesinin en güzel örneklerinden biridir. Bu kitapta yer alan efsaneler, hem arkaik sözleri hem de masalsı betimlemeleriyle Türkçeye yeni bir şiirsellik kattı. 1970’te yayımlanan Ağrı Dağı Efsanesi ise töre ile bireysel özgürlük arasındaki çatışmayı epik bir dille anlatarak Türkçeyi destansı ve lirik bir dengede buluşturdu.

1974–1976 yıllarında kaleme aldığı Akçasazın Ağaları dizisi, Çukurova’daki pamuk ağalarının dünyasını anlattı. Burada Türkçenin toplumsal gerçekçiliği ve betimleme gücü en geniş hâlini buldu. Romanın dili, hem halk söyleyişlerini hem de geniş doğa tasvirlerini bir araya getirir. Bu dizide Türkçenin toplumsal eleştiri ve mizah yönü de ortaya çıkar.

1988–1992 arasında yayımlanan Karıncanın Su İçtiği dizisi, savaş, göç ve yoksulluk temalarını ele aldı. Romanlarda Türkçenin epik gücü, halkın dramını dile getirmek için kullanıldı. Doğa betimlemeleri ve toplumsal çözümlemeler, dilin derinliğini artırdı. Yaşar Kemal, bu yapıtlarda Türkçeyi hem yerel hem de evrensel bir dil olarak işledi.

Denemeleri ve röportajları da Türkçenin zenginleşmesinde önemlidir. 1971’de yayımlanan Bu Diyar Baştan Başa adlı röportaj dizisi, Anadolu’nun farklı bölgelerindeki halkların dilini, türkülerini ve yaşam biçimlerini belgeledi. Bu çalışma, Türkçenin bölgesel çeşitliliğinin kayda geçirilmesi açısından bir dönüm noktasıdır. 1976’da kaleme aldığı ‘Vatandaş Türkçeyi Sev’ başlıklı yazısı ise Türkçeye duyulan sevginin, halkların belleğini ve kültürünü sevmek anlamına geldiğini vurgular.

Yaşar Kemal’in çok sesli yaklaşımı, Anadolu’nun tüm halklarını kucaklayan bir anlayışı yansıtır. Ermeni âşıkların, Kürt dengbêjlerin, Türkmen ozanların ve Arap hikâyecilerin sözlü geleneklerini Türkçeye katılmış bir zenginlik olarak görür. Ona göre bir dilin büyümesi, öteki dillerin ve kültürlerin de yaşamasına bağlıdır.

Yaşar Kemal’in Türkçeye yaptığı katkılar, yalnızca bir dilsel çeşitlenme değil, aynı zamanda bir kültürel derinliktir. O, halkın türkülerini, ağıtlarını, destanlarını ve masallarını modern yazının parçası haline getirerek Türkçeye yeni bir ruh katmıştır. Yaşar Kemal’in dilinde yeni bileşikler, özgün tamlamalar ve yerel deyimlerin roman diline katılması dikkat çekicidir. Bu yapılarda doğa öğeleri antropomorfize edilir; toprak anne, taş dert ortağı, su hafıza taşıyıcısı rolü kazanır. Bu üretimler Türkçenin ifade ufkunu genişletir.

Yaşar Kemal’in yazarlığı yalnızca Türkiye edebiyatı içinde değil, dünya yazını içinde de özel bir yere sahiptir. 1950’lerden itibaren eserleri farklı dillere çevrilmiş ve uluslararası alanda ilgi görmüştür. Özellikle İnce Memed, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça ve daha birçok dile çevrilerek geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Onun destansı anlatımı, halk kültüründen beslenen dili ve evrensel insanlık sorunlarını ele alışı, farklı kültürlerden okurları da etkilemiştir.

Yaşar Kemal’in eserleri, Türkiye’de okur kitlesini büyüten temel yapıtlar arasında yer aldı. Halk, onun romanlarıyla kendi yaşamını, doğasını, türkülerini edebiyatta görme olanağı buldu.

Yaşar Kemal’in dünya edebiyatındaki yeri, Latin Amerika edebiyatıyla yapılan karşılaştırmalarda daha açık görünür. Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçekçiliği ile Yaşar Kemal’in destansı gerçekçiliği arasında sıkça benzerlik kurulmuştur. Her ikisi de halk kültüründen beslenmiş, köy yaşamını evrensel bir anlatıya dönüştürmüştür. Marquez’in Macondo’su ile Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, halk belleğinin edebiyat aracılığıyla evrensel dile dönüşümünün simgeleridir. Aynı şekilde Faulkner’ın Güney Amerika’sı ya da Hemingway’in insanlık durumlarını işleyen romanlarıyla da Yaşar Kemal arasında tematik ve üslupsal akrabalıklar vardır.

Yaşar Kemal, Nobel Edebiyat Ödülü’ne birçok kez aday gösterilmiştir. Nobel’i alamamış olsa da, bu adaylık onun dil yaratıcılığının ve evrensel değerinin uluslararası düzeyde kabul gördüğünü gösterir. Nobel jürisinin karar süreçleri her zaman tartışmalı olmuştur, ancak Yaşar Kemal’in adı bu ödülle anılan yazarlar arasında kalıcı biçimde yerini almıştır. Onun romanlarının birçok dile çevrilmesi, yalnızca edebî değerinin değil, aynı zamanda dilinin evrenselliğinin de kanıtıdır.

Çeviri meselesi, Yaşar Kemal’in dilinin zenginliğini değerlendirmek için ayrıca önemlidir. Türkçenin atasözleri, deyimleri, halk deyişleri ve doğa betimlemeleri yabancı dillere çevrilirken çoğu zaman karşılığı bulunmakta zorlanmıştır. Buna rağmen, çevirmenler onun dilindeki görselliği, müzikal ritmi ve epik gücü aktarmak için yoğun çaba sarf etmiştir. Bu da Türkçenin kendi sınırlarını aşarak başka dillerde yankı bulmasını sağlamış, başka Türk yazarların yapıtlarının çevrilmesi ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.

Türkiye’de ise Yaşar Kemal’in romanlarının ilk yayımlandığı dönemde kitap okuma oranları bugüne göre düşüktü. 1950’lerde köylerde kitap bulmak neredeyse imkânsızdı. Buna rağmen, İnce Memed gibi yapıtlar kısa sürede geniş bir okur kitlesine ulaştı. Bunun nedeni, romanın halkın yaşamına ayna tutması ve Türkçenin gündelik söyleyişini yazınsal bir dile dönüştürmesiydi. Yaşar Kemal, yazın dünyasında halkın diliyle yüksek bir edebiyat yaratmayı başarmıştı.

Yaşar Kemal’in etkisi yalnızca edebiyatla sınırlı kalmamıştır. O, aynı zamanda bir kültür ve dil savunucusudur. “Vatandaş Türkçeyi Sev” başlıklı denemesinde, dilin sevilmesinin halkın sevilmesiyle eşdeğer olduğunu dile getirmiştir. Bu görüş, dil sevgisini ulusal bir bilinç olarak değil, çokkültürlü bir sevgi olarak sunar. Ermeni âşıkların türkülerinden, Kürt dengbêjlerin destanlarına kadar Anadolu’nun bütün sesleri Türkçeye katkıda bulunmuştur. Yaşar Kemal, bu çeşitliliği bir zenginlik olarak gören nadir yazarlardan biridir.

Sonuç olarak, Yaşar Kemal’in Türkçeye yaptığı katkılar üç boyutta değerlendirilebilir: Birincisi, halk söyleyişlerini ve sözlü kültürü yazıya aktararak Türkçeyi derinleştirmiştir. İkincisi, doğa betimlemeleri ve epik-lirik dengesiyle dili görsel ve şiirsel bir boyuta taşımıştır. Üçüncüsü, çok sesli ve çokkültürlü bir anlayışla Türkçeyi evrensel bir edebiyat dili haline getirmiştir. Onun eserleri, Türkçeyi yalnızca bir ulusun değil, insanlığın ortak belleğinin taşıyıcısı olarak konumlandırmıştır.

Kaynakça
Andaç, F. (2016), Yaşar Kemal Bir Ömür Edebiyat, İstanbul: Eksik Parça Yayınları.
Çetin, N. (2015). Yaşar Kemal ve Çokkültürlü Bellek. İstanbul: İletişim Yayınları.
Kemal, Y. (1955/2013). İnce Memed. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (1967). Üç Anadolu Efsanesi. İstanbul: Cem Yayınevi.
Kemal, Y. (1970/2011). Ağrı Dağı Efsanesi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (1971). Bu Diyar Baştan Başa. İstanbul: Cem Yayınevi.
Kemal, Y. (1974–1976). Akçasazın Ağaları. İstanbul: Toros Yayınları.
Kemal, Y. (1961). “Vatandaş Türkçeyi Sev.”, Taş Çatlasa, İstanbul: Yeditepe Yayınları. Kemal, Y. (1988–1992). Karıncanın Su İçtiği. İstanbul: Adam Yayınları.
Moran, B. (2009). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II. İstanbul: İletişim Yayınları.