Resimden Şiire: Soyut Varoluş

Resimden Şiire: Soyut Varoluş

28 Şubat Cumartesi günü, KIBATEK Edebiyat Akademisi’nde gerçekleştirilen etkinlikte Prof. Dr. Özge Gökbulut Özdemir, “Resimden Şiire: Soyut Varoluş” başlıklı konuşmasıyla sanat ve felsefe dünyasını bir araya getiren kapsamlı bir sunum yaptı. Akademisyen ve sanatçı kimliğiyle dikkat çeken Özdemir, konuşmasında varoluşçuluk felsefesinin sanattaki yansımalarını ele alırken, resim ile şiir arasındaki ontolojik bağı derinlikli bir perspektifle değerlendirdi.

Konuşmasının başında varoluşçuluğun temel ilkelerine değinen Özdemir, “varoluş özden önce gelir” düşüncesinin yalnızca felsefi bir önerme olmadığını, aynı zamanda sanat üretiminin de temel dinamiği olduğunu vurguladı. Jean-Paul Sartre, Søren Kierkegaard, Martin Heidegger ve Albert Camus gibi düşünürlerin varoluş kavramına getirdiği yorumları anımsatan Özdemir, insanın özünü hazır bulmadığını; seçimleri, kaygıları ve sorumluluklarıyla onu sürekli yeniden inşa ettiğini ifade etti. Bu bağlamda sanatın, insanın kendini kurma ve anlam yaratma sürecinde ayrıcalıklı bir alan sunduğunu belirtti.

Özdemir’e göre sanat, yalnızca estetik bir üretim değil; varlığın devinimini görünür kılan bir süreçtir. “Temsil ortadan kalktığında varlık saf halde görünür” ifadesiyle özetlediği yaklaşımında, özellikle soyut sanatın figüratif anlatımı geri çekerek izleyiciyi doğrudan varoluşsal bir yüzleşmeye davet ettiğini dile getirdi. Figürün bazen “hazır anlam” taşıdığını, oysa soyutlamanın anlam boşluğu yaratarak izleyiciyi aktif bir anlam kurucusuna dönüştürdüğünü söyledi.

Bu noktada resim ve şiir arasındaki ilişkiye özel bir bölüm ayıran Özdemir, görsel sanatlarda soyut varoluşun, biçim, renk ve yüzey aracılığıyla ontolojik bir yoğunluk yarattığını ifade etti. Mark Rothko’nun resimleri üzerinden soyutlamanın duygusal ve düşünsel derinliğini örnekleyen Özdemir, Rothko’nun resmi müziğin ve şiirin dokunaklılık düzeyine yükseltme arzusunu hatırlattı. Aynı şekilde Jackson Pollock ve Francis Bacon gibi sanatçıların eserlerinde temsilin çözülüşüyle birlikte varoluşsal gerilimin görünür hale geldiğini belirtti.

Türk sanatından da örnekler sunan Özdemir, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Zafer Gençaydın gibi isimlerin soyutlama ile yerel duyarlılığı birleştiren çalışmalarına değindi. Özellikle soyut yapıtların, izleyicinin zihninde yeniden var olma potansiyeline sahip olduğunu; her bakışta yeni bir anlam katmanı ürettiğini vurguladı.

Şiir bölümünde ise soyut varoluşun dil aracılığıyla nasıl kurulduğunu ele alan Özdemir, şiirin temsil yükünden arındıkça ontolojik bir deneyim alanına dönüştüğünü ifade etti. İlhan Berk’in şiir anlayışını örnek göstererek, şiirin anlam üretmekten çok “olma hâlini” yaşattığını söyledi. Fernando Pessoa ve Turgut Uyar’ın dizelerinde görülen yalnızlık, hiçlik ve anlam arayışının soyut varoluşun şiirdeki güçlü tezahürleri olduğunu belirtti. Şiirin, insanın varoluşsal kaygılarını doğrudan anlatmak yerine sezdirerek derin bir etki yarattığını ifade etti.

“Soyut varoluş hikâye anlatmak değildir; bir hâl yaratmaktır” diyen Özdemir, sanat eserinin bir şeyi göstermekten çok bir varoluş deneyimi yaşatmayı amaçladığını dile getirdi . Bu anlayışta sanatçı ile izleyici arasında devingen bir süreç oluştuğunu; sanatçının doğa karşısında hissettiği varoluşun, izleyici tarafından eser karşısında yeniden üretildiğini belirtti.

Konuşmasının sonunda “Yok edilişe karşı varoluş” ifadesiyle sanatın direnç boyutuna dikkat çeken Özdemir, sanatın insanı anlamsızlık ve hiçlik karşısında ayakta tutan en güçlü alanlardan biri olduğunu vurguladı. Sanatın hem yaratım hem de paylaşım sürecinde özgür bir devinim alanı açtığını; bu alanın insanı kendi varoluşunu sorgulamaya davet ettiğini söyledi.