CEM SAVRAN’IN GÜNDÜZ DÜŞLERİ ROMANI

‘İmgelem Atı’nın Üzerinde 90’lı Yılların Panoraması

Ahmet Ziya Ünalan

Bu roman, sadece bir edebiyat metni değil; mürekkep kokusunun, Ankara ayazının ve toplumsal acıların harmanlandığı bir bir büyülü gerçekçilik atlasıdır. Yazar, okuru ilk satırlardan itibaren “sıradan insanların binmeye cesaret dahi edemediği imgelem adındaki vahşi atın” sırtına bindirerek, bildiğimiz dünyanın ötesindeki zihinsel bir zenginliğe davet ediyor. Gündüz Düşleri özenle kurgulanmış, eşyanın dile geldiği ve arka plandaki tarihsel dönemin en sert gerçeklerine şiirle karşı koyuşun romanı.

1. Şairin Dalgınlığı: Gerçekliğin Çukuruna Düşmek

Romanın merkezinde yer alan Canip, ayakları yerden kesilmiş bir hayalperest değil, tam aksine hayatın somut çukurlarına düşse de dünyanın yüzeyine tutunmaya çalışan duyarlı bir entelektüeldir. Canip’in bir gazete manşetine bakarken PTT çukuruna düşmesiyle başlayan anlatı, hayatın her an karşımıza çıkarabileceği “ölümcül tuzakları” ve insanın hayatta kalma refleksini sarsıcı bir metaforla sunuyor. Şairin bu çukurdan kurtulma mücadelesi, sadece fiziksel bir kurtuluş değil, aynı zamanda ideolojik ve sanatsal bir varoluş çabasıdır.

Savran, şairlerin bütünüyle bu dünyada yaşadıklarının bir söylenceden ibaret olduğunu dile getiriyor. Onların imge toplayıcılığı ve metafor avcılığı yaparak başka bir boyutta nefes aldıklarını söylerken aslında kendi durumunu da özetliyor gibidir. Canip’in düştüğü o karanlık çukur, aslında 90’lar Türkiye’sinin, faili meçhullerin ve puslu havanın içine düşüşün de bir simgesidir. Kaval kemiğindeki sızı, romana gerçekliğin soğuk yüzünü hatırlatan bir leitmotif olarak yerleşiyor.

2. Ankara: Bir Dönemin ve Bir Kuşağın Entelektüel Kalesi

Roman, 90’lı yılların Ankara’sının entelektüel atmosferini adeta bir belgesel titizliğiyle işliyor. Zafer Çarşısı, Konur Sokak, Engürü Kahvesi, Mülkiyeliler Birliği ve Dost Kitabevi gibi mekânlar, romanın atmosferini oluşturan mekânlardır. Roman boyunca Metin Altıok, Behçet Aysan, Ahmet Erhan, Salih Bolat ve Ahmet Telli gibi şairlerin, Ahmet İnam, Hüseyin Cöntürk gibi edebiyat dünyasının tanıdık isimleriyle karşılaşmak, pek çok başka ünlü edebiyatçıların anekdotlarını okumak okuru o dönemin Ankara edebiyatının kaptan köşkünde bir yolculuğa çıkarıyor.

Anlatı, bir dergi çıkarma sancısını “Promete” tüm teknik ve felsefi detaylarıyla sunar. Bir dergi çıkarmanın sadece bir yayın değil, “meram işi” olduğunu, düşünce üretme amacı taşıdığını Canip’in ağzından duyarız. 12 Eylül darbesiyle sersemlemiş ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle pusulasını kaybetmiş bir kuşağın, Zümrüdü Anka gibi ‘Kaf Dağı’nın ardına olan yolculuğu’ sürdürme kararlılığı, romanın ideolojik omurgasını oluşturur.

3. ‘Eşyanın Hafızası’: Konuşan Nesnelerin Felsefesi

Romanın en özgün ve edebi derinliği en yüksek yanlarından biri, cansız nesnelerin dile gelmesidir. Nesneler, şair Canip’in zihninde imge olmanın da ötesine geçerek metaforlar aracılığıyla kişileşiyor. Ofisteki kapı, telefon, ampul, baskı makinesi, su bardağı ve hatta kedi kumu; Canip’in hayatına ve Türkiye’nin gidişatına dair derin, çoğu zaman ironik yorumlarda bulunuyorlar. Bunların şairin bilinçaltını dışa vuran unsurlar olduğunu söyleyebiliriz.

Baskı Makinesi, çok mürekkep yaladığını söyleyerek, devlete basılan matbu evrakların angaryasından ve yalan söyleyen politikacıların portrelerini basmaktan duyduğu tiksintiyi anlatıyor.

Kapı, Kızılcahamam ormanlarından bir çam ağacıyken nasıl kesildiğini, insanların hoyratlığını ve eşyanın bir  hafızası olduğu gerçeğini fısıldıyor.

Ayna ve ampul, İnsanların ikiyüzlülüğünü ve yalnızlığını kendi perspektiflerinden eleştirirler.

Bu teknik, yapıta vahdet-i mevcut felsefesiyle harmanlanmış bir derinlik kazandırıyor. Nesnelerin şahitliği, okura her şeyin bir bütünün parçası olduğunu ve her nesnenin aslında bir hikâye taşıdığını anımsatıyor. Bu bölümler, romanı sıradan bir kurgu olmaktan çıkarıp varlıklarla çevrili insanın onlarla ilişkisinin sorgulamasına dönüşüyor.

4. Canip’in Gö
nlünü Çelen Nehir…

Canip’in hayatına bir yeraltı ırmağı gibi giren Nehir, Canip ile birlikte romanın en dramatik ve etkileyici karakteridir. Geçmişin ağır yüklerini, aile içi şiddetin ve tacizin travmalarını taşıyan bu genç kadınla Canip arasında filizlenen aşk ne yazık ki tutku, sadakat ve hayal kırıklıklarıyla doludur…

Nehir karakteri, yaralı bir kadının nasıl sevileceği sorusunu Canip’in (ve okurun) zihnine kazıyor. Yazar, onun on sekizinci yaş gününde geçmişiyle bıçakla hesaplaşması, güçlü olma zorunluluğunu ve sonunda trajik kaderini, modern bireyin kıstırılmışlığını en çıplak haliyle sunuyor. Nehir, romanda yalnızca bir aşkın öznesi değil, aynı zamanda bu puslu ülkenin kurban edilen masumiyetinin de simgesidir…

5. Puslu Ülke

Romanın arka planında Türkiye’nin en karanlık dönemleri fon müziği gibi çalıp duruyor. Uğur Mumcu suikastı ve ardından gelen Sivas Katliamı, Canip’in dünyasını geri dönülemez biçimde karartır. Arkadaşları Metin Altıok, Asaf Koçak ve Behçet Aysan’ın Madımak’ta yakılması, romanın en sarsıcı bölümlerinden biri. Yazar, ‘insan yakacak kadar cahil bırakılmış bir güruh’ ile ‘şiir ve düşünce üreten’ kurbanların arasındaki o dehşet verici uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Metin Altıok’un hastanedeki yaşam mücadelesini kaybedişi ve Canip’in yayımladığı ‘Kara Sürü’ başlıklı öfke dolu bildiri, sanatçının toplumsal acı karşısındaki çaresizliğini ve direnişini özetliyor. Bu kısımlar, okuru sadece bir kurgu okumaya değil, yakın tarihin vicdan muhasebesine ortak olmaya davet ediyor.

6. Emeğin ve Yazının Kutsallığı: ‘Mürekkep Yalamak’

Roman, bir kitabın ya da derginin matbaada adeta bir büyücülükle ortaya çıkışını, harflerin ve mürekkebin kokusunu okurun iliklerinize kadar hissettiriyor. Canip’in dizgi makinelerindeki on parmak mesaisi, sütün içine düşen azimli farenin çırpınarak tereyağı adası yapıp kurtulma çabasına benzetilen hayatta kalma mücadelesi, emeğin kutsallığına dair ilham verici bir deneyimi dile getiriyor.

Dizgi yaparken parmak uçlarının keçeleşmesi, gözlerinin harf karıncaları arasında yanması, bir aydının hem fiziksel hem zihinsel olarak nasıl ‘kendini sömürdüğünün’ kanıtını ortaya koyuyor. “İnsan, içindeki primatı ‘insan’ yapmaya uğraşan dramatik bir varlıktır” saptaması, romanın felsefi zirvelerinden biri.

Bu önemli romanı okumak için kimi nedenler…

Dilin Büyüsü: Eğer şiirsel bir dilin, metaforların ve imgelerin bir insanı hayata nasıl bağladığını görmek istiyorsanız, bu roman bir bunu benzersiz biçimde başarıyor.

Dönemin Tanıklığı: 90’ların Ankara’sını, matbaa işçilerinin çay buharından şairlerin meyhane sohbetlerine, Sivas’ın dumanından sokaklardaki protestolara kadar tüm ayrıntıları adeta yeniden yaşatıyor.

Nesnelerin Konuşması: İlk kez bir kapının, bir telefonun ya da bir baskı makinesinin hayatı ne kadar derin analiz edebildiğine şaşıracak, çevrenizdeki dünyaya bundan böyle daha farklı bir açıdan bakma olasılığınız oldukça mümkün.

Derin Bir Aşkın Hikâyesi: Nehir ile Canip arasındaki o ‘yeraltı akıntısı’nın içinde kaybolacak, ‘yaralı bir ruhun’ iyileşme sancısını hissedeceksiniz.

Düşünsel Bir Direniş: Parasızlık, borçlar ve devletin izleyici gözü (kapıya dikilen mermi, takipçiler) altında ‘yazmaya devam etmenin’ cesaretine tanıklık edeceksiniz.

 Sonuç: Bir Şairin Son Sözü

Roman, başladığı noktaya geri dönerek döngüsünü tamamlıyor: “Şairler dalgın olurlar… Onlar, bilinen dünyadan daha zengin zihinsel bir dünyada imge toplayıcılığı ve metafor avcılığı yaparak yaşarlar”.

Bu yapıt yalnızca bir hikâye anlatmıyor; okuru Ankara’nın puslu sabahlarında demlenmiş, içinde şiir, felsefe, politika ve saf acının harmanlandığı, eşyaların da buna tanıklık ettiği büyüleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Canip’in dediği gibi: “Nesneler her yerden ‘beni de yaz’ diye bağrışıyor.” ve bu roman, o seslerin düğmesini açıyor.

Eğer kütüphanenizde sadece bir kitap değil, yaşayan bir hafıza, atan bir kalp ve konuşan bir eşya bulundurmak istiyorsanız; ‘İmgelem Atı’nın sırtına binmeli ve Canip’in bu epik anlatısını mutlaka okumalısınız.

Ankara’nın o hiç bitmeyen puslu havasında bir şairle yan yana yürüyeceklere ne mutlu!

Bu yazıyı sevdin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Scroll to Top